Kur'an-ı Kerim

WikiShia sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara
İslam
Allah (1).png

Kur’an (Arapça: القرآن‎, İngilizce: Quran) veya Kur’an-ı Kerîm (Arapça: القرآن الكريم) Yüce Allah'ın mukaddes kitabıdır. Hz.Muhammed'in (s.a.a) en büyük mucizesidir. Kur'an-ı Kerim, söz ve mana itibariyle bir bütün olarak Yüce Allah tarafından gönderilmiştir. Allah Teâla, bu yüce kitabı Vahiy Meleği Cebrail aracılığıyla 23 yıl boyunca Hz.Muhammed'e (s.a.a) göndermiştir.Kur'an'ı Kerim, öncelikle Hz. Peygamber'in (s.a.a) doğrudan ve sürekli gözetimi altında, bizzat kendi yakınları ve bir grup Vahiy Kâtibi tarafından yazılmıştır. Ashap arasında pek çok Kur’an hafızı, Kur’an-ı ezberleyip tevatür yoluyla nakletmişlerdir. Kur’an’ın metni mukaddes olup, tevatür yoluyla gelmiş ve okunması müstehab ve teşvik edilmiştir. Kur’an-ı Kerim hakkında rivayet edilen vasıf ve özelliklere, ilahi bir mucize olduğuna, nübüvveti ispatlayan bir belge oluşuna, her türlü hata, ekleme ve çıkarmadan (tahriften) korunduğuna iman etmek, İslam’ın ve Şia mektebinin gereklerindendir. Kur’an, fesahat ve belagat âlimlerini (daha sonra diğer kavimleri) hayretler içinde bırakan, apaçık bir Arapça ile nazil olmuş ve Arap dili tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş bir fesahat ve belagat ile kendi i'cazını ortaya koymuştur. Kur’an, 23 yıl boyunca, yani Hz. Peygamberin (s.a.a) risalet görevi süresince ilahi mesajı insanlara ulaştırmış ve İslam’a davetin süregeldiği bu yıllarda, yaşanan olaylarla ilgili ayetler,bölümler halinde vahiy edilmiştir. Başta değinildiği gibi, hafızlar tarafından ezberlenmiş, Buna ilaveten Kufi hattı olarak isimlendirilen, hiç bir noktalama ve harekelendirmenin olmadığı bir zamanda, vahiy kâtipleri tarafından, o dönemin son derece ilkel yazma vesileleriyle hali-hazırda elimizde var olan Kur’an-ı Kerim yazılmıştır.[1] Kur'an indiği günden beri, O'nu inkar edenlere, Kur'an'daki surelere denk sureler getirmeleri istenmiş ve onları bilimsel ve edebi açıdan mübarezeye davet etmesine rağmen, hiç kimsenin buna gücü yetmemiştir. Kur'an geçmiş peygamberlere gönderilmiş kutsal kitapları tasdik eder. Kur'an, Furkan, El-Kitab ve Mushaf, bu mukaddes ilahi kitabın en meşhur isimleridir. Kur'an, 114 sure, 6236 ayetten teşekkül etmiştir. Bu kitabın tamamı 30 cüz ve 120 hizbe taksim olunmuştur. Kur'an'ın ilk kâmil tercümesi, yine 4. H.k. asırda Farsça'ya yapılmış, 6.h.k. asırda da Latin dillerine tercüme edilmiştir. (12. Yy.). Bu mukaddes kitap, ilk defa 950 h.k. (1543) yılında İtalya'da bastırılmıştır. Onun Müslümanlar tarafından ilk baskısı 1200 h.k. yılında Rusya'nın Sen Petersburg şehrinde basımı gerçekleşmiştir. Müslüman ülkeler arasında ilk olarak İran, 1243 ve 1248 h.k. yıllarında Kur'an-ı Kerimi basıp yayınlamıştır. Günümüzde Osman Taha meşhur hattı olarak tanınan ve bu ad ile yazılıp basılan Kur'an, ilk olarak Mısır'da basılıp yayımlanmıştır. Kur'an-ı Kerim, Müslümanlar arasında çok sayıda bilim dallarının oluşup meydana çıkmasında kaynak rol oynamıştır. Tefsir ve Kuran ilimleri, Kur'an tarihi, Kur'an sözcük/kelime ve cümle bilgisi (Sarf ve Nahiv ilmi), Arap dili ve edebiyatı, Arap edebiyat tarihi, Kur'an İ'rabı ilmi, Belagat ve Fesahat ilmi ve Kur'anın İ'cazı gibi bilim dalları bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'in Müslümanların ayinleri, töreleri ve sanatsal anlayışları üzerinde de oldukça derin bir yeri vardır. Kur'an hatim merasimleri, Kur'an kıraat merasimleri ve çeşitli unvanlar altında doğum günlerinde, düğünlerde, yas günlerinde v.s. hayatın her alanında kendini göstermiştir. Kur'an'ın sanat alanında kendini en çok ve en belirgin bir şekilde ortaya koyduğu alanlar, özellikle hat sanatı, tezhib, teclid (ciltleme sanatı), edebiyat ve mimari alanlarıdır. Kur’an’ın içerdiği temel konular şunlardan ibarettir:

  1. Tevhit düşüncesi, iman ve İslam’a davet.
  2. Şirk ve nifaktan menetme ve onları yasaklama/nehy etmek.
  3. Nübüvvet/Peygamberlik müessesesin ve nebilerin kıssaları ve diğer kıssalar.
  4. Eskatoloji - Kıyamet ve Meadı tanıma/yeniden diriliş bilimi- (uhrevi ve ölüm sonrası alemlerin nitelenmesi).
  5. Angelology -Melekler Bilimi (ayını şekilde şeytan, şeytanlar ve cin konularını da kapsar).
  6. Fıkhi hükümler.
  7. Ahlaki hükümler (vaaz, irşat ve İyiliği emredip, kötülükten sakındırmak gibi konuları, bütün aksamıyla içeren durumlar.
  8. İlahi ayetlere yönlendirme,afak ve enfüsi harikuladelikler -insanın bizzat kendisi ve dış âlemdeki harikuladelikler (ki bunların Burhan-ı Nazm veya İtkan-ı Sun’ -Tanrı'nın varlığı üzerine Tasarım Argümanlar- gibi burhanlara benzerliği vardır.
  9. Tarihi olaylara işaret (Gazveler, Allah Resulünün (s.a.a) hicreti v.b. olaylar).
  10. Önceki şeriatlara, kitaplara ve semavi sahifelere işaret etmesi.
  11. Yaratılış kıssası, insanın yaratılışı, Ruh ve beden açısından tanınması.[2]

İçindekiler

Kur’an’ın Tanımı

Kur’an-ı Kerim, her bir cümlesi, Vahiy Meleği Cebrail’in aracılığıyla Allah'ın Levhi Mahfuz’dan 23 yıl boyunca Hz. Peygamberinin (s.a.a) kalbine indirip, dilinde cari kıldığı ilahi icaz içerikli vahiy kitabıdır. Bu mukaddes ilahi vahiy, Hz. Peygamberin (s.a.a) doğrudan ve sürekli gözetimi altında bizzat kendi yakınları ve bir gurup vahiy katipleri tarafından yazılmıştır. Sahabe arasında pek çok Kur’an hafızı Kur’an-ı ezberleyip tevatür yoluyla nakletmişlerdir. Bu ilahi kitap, Hz. Peygamberin (s.a.a) hayatı zamanında, tomarlar halinde yazılı haldeydi, ancak henüz tedvin edilip, kitap haline getirilmemişti(hali-hazırda elimizdeki Kur’an gibi tek bir kitap halinde değildi.). Kur’an-ı Kerim, 3. Halife Osman zamanında ve onun gözetimi altında bir kaç yıllık çalışmadan sonra, yaklaşık Kameri 27 yıllarında bir araya getirilerek Fatiha Suresinden Nas Suresine kadar 114 sure, iki cilt arasında toplanmıştır.

Kur’an-ı Kerim hakkında rivayet edilen vasıf ve özelliklere, ilahi bir mucize olduğuna, nübüvveti ıspatlayan belge oluşuna, her türlü hata, ekleme ve çıkarmadan (tahrif) korunduğuna iman etmek, İslam’ın ve Şia mektebinin gereklerindendir. Kur’an, fesahat ve belagat âlimlerini (daha sonra diğer kavimleri) hayretler içinde bırakan, apaçık bir Arapça ile nazil olmuş ve Arap dili tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş bir fesahat ve belagat ile kendi i'cazını ortaya koymuştur. Kur’an, 23 yıl boyunca, yani Hz. Peygamberin (s.a.a) risalet görevi süresince ilahi mesajı insanlara ulaştırmış ve İslam’a davetin süregeldiği bu yıllarda, bölümler halinde, yaşanan olaylarla ilgili ayetler vahiy edilmiştir. Başta değinildiği gibi, hafızlar tarafından ezberlenmiş, Buna ilaveten Kufi hattı olarak isimlendirilen, hiç bir noktalama ve harekelendirmenin olmadığı zamanda, kâtipler tarafından o dönemin son derece ilkel yazma vesileleriyle hali-hazırda elimizde var olan Kur’an-ı Kerim yazılmıştır.[3]

Kur’an Kelimesi

Lügat manası

Arap edebiyatı bilginleri arasında, «Kur'an» kelimesinin, başından beri Arap dilinin kök kelimelerinden biri olarak var olageldiği veya bir başka kelimeden türemiş olabileceği ihtimali üzerinde görüş farklılıkları vardır. Bunlardan birinci gurubun görüşüne göre, her hangi bir kelimeden türememiş, özel isim olarak Arap dilinde başından beri var olagelmiş ve Allah kelamına irticalen verilmiş bir isimdir.
İkinci gurup ediplerin görüşüne bakılırsa, «Kur'an» kelimesi, daha kök kelimelerden türetilmiş bir sözcüktür. Ancak bu sözcüğün hangi kök kelimeden/mastardan türediği üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda dört farklı görüş vardır:

  1. Kur'an sözcüğü «=قَرَنتُ الشيء بالشيءBir şeyi diğerine ekledim/yamadım» anlamına gelen «Karene» kök kelimesinden türemiştir. Zira bu kitapta bulunan sure ve ayetlerden bazıları, diğer bazılarına ek ve ilave olunmuş durumdadırlar.
  2. Kur'an sözcüğü, «=القَرَائِنEl-Karain» kelimesinden türetilmiştir. Zira bu kitabın ayetlerinin bir kısmı, diğer kısmını tasdik edici niteliktedirler.
  3. Kur'an sözcüğü, «=القَرْءKer'an-(Fe'lan vezninde)» kelimesinden türemiş olup, Toplu, Toplamak anlamına gelmektedir.
  4. Kur'an sözcüğü, «=القِرَاءة El-Kıra'a(Gufran vezninde)» kelimesinden türemiştir.[4]

Bilahare «Kur’an» sözcüğü, özel isimdir ve ilahi kitap olması hasebiyle, kendine özel nitelikleriyle tanınır. «Kur’an» kelimesinin lafzı ve anlamı hakkında İslam âlimleri/ilahiyatçılar arasında görüş farklılıkları vardır:
Şafii'nin bakışına göre: «Kur’an» kelimesinin ne türemiş olduğuna ve ne de bu kelimede hemze (أ) harfinin yer aldığına inanır, Bu görüşün aksine, «Kur'an» sözcüğü, Allah’ın kelamı hakkında irticalen yani üzerinde düşünülmeksizin kalpten dile dökülüp, söylenmiş bir kelimedir.
Ferra'nın görüşüne göre: «Kur’an» kelimesinin “Karain” (Karineler/alametler/benzeri şeyler) kelimesinden türetilmiştir.
Eş’ari ve takipçilerinin görüşüne göre: “Bir şeyin başka bir şeye bağlanıp eklenmesi” anlamında türetilmiş bir kelimeden ibarettir. Zira sureler ve ayetler birbirine eklenmiştir. [5]

Terimsel anlamı

Terimsel/Istılah anlamı itibariyle Kur'an, şöyle tarif edilmiştir: «Fatiha suresi ile başlayıp, Nas suresi ile biten, derin söz ve anlam içerikli surelerin oluşturduğu bir ciltte toplanmış bir mecmuadan ibarettir.» ve «Kur'an» sözcüğü kullanıldığında, şu üç anlamdan biri kastedilmektedir:

  1. Anlamları dikkate alınmaksızın, sözlerine teveccüh etmek; Örneğin: "Abdestsiz Kur'an'a dokunmak caiz değildir." Sözünde kastedilen anlam gibi. Görüldüğü gibi burada hüküm Kur'an'ın anlamına değil, yazısına taalluk etmektedir.
  2. Söz ve yazı dikkate alınmaksızın, yalnızca manaya teveccüh etmek; Örneğin: "Kur'an-ı okudu fakat gerektiği şekilde amel etmedi." Cümlesinde olduğu gibi. Kur'an'ın emrini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak onun söz ve yazısıyla değil, belki içerdiği anlamlara teveccüh etmekle hâsıl olur.
  3. Söz ve anlamına birlikte teveccüh etmek; Örneğin: "Kur'an, Allah kelamıdır." Cümlesinde olduğu gibi. Zira Allah kelamı sözünden burada hem lafız ve hem de anlam kastedilmektedir.

Kur’an’ın İsim ve Sıfatları

İsimleri

Eski Kur’an araştırmacıları Kur’an’ın isim ve sıfatları arasına fark koymaksızın bazen Kur’an’ın doksan küsur isminin olduğunu söylemişlerdir. Zerkeşi Kur’an için elli beş isim zikretmiş, aynı şekilde Suyuti de “El-İtkan” adlı eserinde elli beş isim zikretmiştir.[6] Bu isimler arasındaki en meşhur olanları:
"Kelamullah" [7] Eğer Allah’a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebindebulunursa, Allah’ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir. [8]
وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْةُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللهِ ثُمَّ أبلغه مأمنه ذَلِكَ بأنهم قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ
“Furkan”,[Furkan Suresi, 1] Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.
تَبَارَكَ الَّذٖى نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِهٖ لِيَكُونَ لِلْعَالَمٖينَ نَذٖيرًا
“Zikir”,[9]İşte bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz mübarek zikirdir şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?!
وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُ اَفَاَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ
“Tenzil”,[10] Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir.
وَاِنَّهُ لَتَنْزٖيلُ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
“El-Kitap”[11] Elif Lâm Râ. Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur'an'ın âyetleridir.
الر تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُبٖينٍ
"Nur" [12]Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur’an) indirdik.
يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبٖينًا
"Mev'ize" [13] Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.
يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِى الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ
Bütün bu isimlerin hepsi bir yana, Allah kelamı olan bu mukaddes kitaba has, bir özel isim vardır. O da "El-Kur'an"dır. Diğer isimler anlam bakımından Kur'an-ı Kerim'e nispetle daha genel ifadeler içermektedirler.[14] [15]

Sıfatları

Kur'an-ı Kerim'de bu mukaddes kitap hakkında zikredilmiş bazı sıfatlar şunlardır:
“el-Mecid”,[16] Kaf ve Kur'an-i mecîd hakkı için.
ق وَالْقُرْاٰنِ الْمَجٖيدِ
“el-Azim” [17] Andolsun, biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve büyük Kur'an-ı verdik.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانٖى وَالْقُرْاٰنَ الْعَظٖيمَ
“el-Hekîm” [18] Hikmetli Kur'anın hakkı için.
وَالْقُرْاٰنِ الْحَكٖيمِ
“el-Kerim”[19]O, elbette değerli bir Kur’an’dır.
اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرٖيمٌ
“el-Mubin”[20] Elif, Lam, Ra, bu işte kitabın ve bir Kur'anı mübînin âyetleri.
الر تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُبٖينٍ
"el-Mübarek" [21]Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا اٰيَاتِهٖ وَلِيَتَذَكَّرَ اُولُوا الْاَلْبَابِ
"el-Aziz" [22]Şüphe yok (mülhidler) o kimselerdir ki, kendilerine geldiği zaman Kur'an-ı inkâr etmişlerdir ve muhakkak ki o, elbette azîz bir kitaptır.
اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَاءَهُمْ وَاِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزٖيزٌ
"el-Huda" [23]Elif, lâm, mîm. İşte bu kitap ki, bunda bir şekk yoktur. Muttakîler için bir hidâyettir.
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ
"er-Rahmet" [24]Muhsinler için bir hidâyet ve bir rahmettir.
هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنٖينَ
Elbette Kur'an-ı Kerim'in bu baptan «eş-Şifa, el-Belağ, el-Beşir, en-Nezir ve el-Besair» gibi çok sayıda sıfatları mevcuttur. Sözü uzatmamak amacıyla birkaç örnekle yetindik.

Allah kelamı: Kur'an

Kur'an'ın Kaynağı

Kur'an, peygamberlere (a.s) vahyin nazil oluşunu, şu üç yoldan biri olarak belirlemiştir:
1.İlham yoluyla: Melekler vasıtasıyla perde ardından yapılan ilhamlar suretinde. وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَائِ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِىَ بِاِذْنِهٖ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَكٖيمٌ Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahiyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. [25]
2.Bazı müfessirler, aşağıda zikredilen ayete istinaden, Kur'an'ın yalnızca Cebrail tarafından indirildiği iddiasında bulunmuşlardır. قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْرٖيلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِنٖينَ De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.” [26] [27]
3,Ancak, Meşhur görüşe binaen, Kur'an-ı Kerim, vahyin diğer nüzul şekilleri ile de hz. Peygambere nazil olmuştur. Bunlardan biri, Allah tarafından vasıtasız ve direk peygamberin kalbine nazil olmasıdır. [28]

Kur'an'ın Şe'ni Nüzulü/İniş nedeni

Kur’an ayetleri temelde ikiye ayrılır. Söz konusu sınıflandırmanın büyük bir kısmını hiçbir motivasyon/isteklendirme olmaksızın ve başkaları dikkate alınmaksızın ilahi iradeyle Hz. Peygamber'e (s.a.a) vahiy edildiğini bildiren ayetler oluşturur. Çok az olan diğer bir kısmını ise bir hadisenin ardından veya sorulan bir soru yahut ortaya atılan bir konu üzerine inen ayetler oluşturur. Şeni nüzul veya nüzul sebebi, Hz. Peygamber'in (s.a.a) zamanında meydana gelen bir hadise veya bir sorunun, ayet veya ayetlerin inmesine vesile olmasından ibarettir. Pek çok Kur’an ayetlerinde “yes'eluneke” (ve bu kelimenin türevleri) ve “yesteftuneke” gibi kelimelerle Hz. Peygamber'e (s.a.a) ilahi hüküm veya ilahi hikmet sorulmuştur. [29]

Vahyin niteliği

Kur’an-ı Mecid,yüce Allah tarafından, Vahiy Meleği Cebrail aracılığıyla, Levh-i Mahfuz’da yer aldığı şekliyle ve lafzın aynısı Hz. Peygamber'in (s.a.a) kalbine (İdrak gücü) vahiy edilmiş/nazil olmuştur. Hakiki ve ruhani bir görüngü olan vahiy, yüce Allah tarafından, halka iletilmek üzere, peygamberlere gönderilen mesajdır.[30]
Allame Tabatabai şöyle diyor: Kur’an’dan anlaşıldığı kadarıyla, semavi bir Kitap olan bu Kur’an, Hz. Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) vahiy yoluyla gelmiştir. Vahiy bir tür semavi/gayri maddi konuşma olup duygusal ve akli tefekkürle değil, bilakis bazen bazı fertlerde -Allah’ın istemesiyle- ortaya çıkan ve duyum ve akıl ötesi bir takım gizli/ gaybi emirleri algılayabilen başka bir idrak ve şuur halidir ve bunun muhatabı “Nebi” olarak isimlendirilir.[31]
Allame Tabatabai’nin ifadesi esasına göre Müslümanların genelinin vahiy ve Kur’an hakkındaki inancı şöyledir: Kur’an-ı Mecid’in lafzı Allah’ın kelamı olup, semavi varlıklardan Allah’a yakın olan bir meleğin aracılığıyla Hz. Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a.) gönderilmiştir. Cebrail veya Ruhu’l-Emin adıyla anılan bu melek, Allah’ın kelamını 23 yıl boyunca tedricen/ aralıklızaman dilimine serpilmiş bir halde Hz. Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) ulaştırmış ve bu vesileyle ayetlerin lafzını halka okuması, içeriğini anlatması ve Kur’an’da açıklanan itikadi/ inançsal öğretilere, toplumsal kurallara, medeni kanunlara ve ferdi sorumluluklara davet etmesi doğrultusunda Hz. Peygamber'e (s.a.a) görev verilmiştir.[32]
Ramyar’ın deyimiyle: Nebilere vahiy edilmesi gerçeği, tarihi tevatür derecesine ulaşmış ve her ne kadar açıklanıp yorumlanmasında görüş ayrılığı olsa dahi, Hz. Peygamber'in (s.a.a) yarenlerinin, hatta düşmanlarının bu durumu onaylamaları, bunun kaçınılmaz bir gerçek olduğunu göstermektedir. [33]

Kur'an-ı Kerim'in, def'i /bir kerede ve tedrici/zamanla inişi

Kur'an-ı Kerimde geçen bazı ayetlere nazaran, bu kitap, ramazan ayında, kadir gecesinde ve toplu bir halde ve def'i yani bir kerede hz. Peygamberin kalbine nazil olmuştur.
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ كَانَ مَرٖيضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ يُرٖيدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرٖيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. [34]
اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فٖى لَيْلَةِ الْقَدْرِ
Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. [35] Buna binaen, Müslüman bilginler arasında, Kur'an-ı Kerim'in bir defada, toplu bir şekilde o hazretin kalbine nazil olduğu veya 23 yıl boyunca tedricen / zaman içerisinde nazil olduğu konusunda görüş farklılıkları vardır. [36]
Bazı görüşlere göre: Kur'an-ı Kerim, hem def'i ve hem de tedrici surette nazil olmuştur. [37] Diğer bir gurubun görüşüne göre, Bir yıl boyunca nazil olması kararlaştırılmış olan ayetlerin tamamı, kadir gecesinde toplu bir halde hz. Peygamberin (s.a.a) kalbine nazil olmaktaydı. [38]
Bir başka gurup ise Kur'an-ı Kerim'in yalnızca tedrici bir surette ve zaman içerisinde nazil olduğu görüşündedirler. Yukarıda zikredilen ayetler, vahyin başlangıç tarihine işaret etmekte ve ilk vahyin ramazan ayında ve kadir gecesinde nazil olduğunu beyan etmektedirler. [39]

Kuran'ın Taksimi

Kur'an'ın Ana Hatlarıyla Taksimi

Bu taksim, Ehlibeyt (a.s) kanalıyla, hz. Peygamberin (s.a.a) bizzat kendisinden nakledilen rivayetlere göre yapılmıştır. Yani o hazretin bizzat kendisi bu taksimi yapmış ve ümmet de buna tabi olmuştur. Kur’an-ı Kerim, diğer kitaplara oranla, orta hacimli bir kitaptır. Elimizde bulunan en gerçekçi verilere göre, Kur'an'ın kelime sayısı 77807 sözcükten ibarettir.[40] Kur’an-ı Kerim, hz. Peygamberin (s.a.a) taksimine göre iki ana bölümden oluşmaktadır: Sureler ve Ayetler. Kur'an-ı Kerim,114 sureden ve 6236 ayetten oluşmaktadır. Her bir sure –Tevbe suresi istisna- «Bismillahirrahmanirrahim» kelimesiyle başlar. Neml suresi 30. Ayette besmele'nin tekrar edilmesiyle Kur'an-ı Kerimde sureler adedince bu ayet de tekrar edilmiştir. En uzun sure, 286 ayet ile Bakara suresi ve en kısa olanı da3 ayet ile Kevser suresidir. Surelerin ayet sayısı birbirinden farklıdır. Ayetlere gelince, belirli sözcük ve cümlelerden oluşmaktadır. Ayetler, bazen birkaç cümleden müteşekkil bir paragraf olabildikleri gibi, bazen bir tam cümle oluşturmakta ve bazen de birkaç ayet birlikte bir tam cümle teşkil etmektedir ki bu ayetlerin belli miktarda belli konular etrafında nazil olmuş hali, sureler olarak adlandırılmıştır. Kur'an-ı Kerim'in diğer bir taksim şekli de bazı kaynakların işaret ettiği üzere, daha önceleri başlanmış olsa da Emevi saltanatı döneminde, Haccac b. Yusuf tarafından tamamlanmıştır. Ancak bu taksimin ilk olarak ne zaman yapıldığı konusunda kesin bir bilgi sunulmamıştır. Bu taksim gereği Kur'an-ı Kerim'in tamamı 30 cüz olarak düzenlenmiştir. Her cüz, 20 sayfadan ibaret olup, on sayfalık 2 hizbhalinde düzenlenmiştir. Keza her hizb, 5'er sayfa halinde yarım hizbe ve yarım hizbler de 2.5 sayfa halinde çeyrek hizbe bölünmek suretiyle bir cüz'ü sekiz bölüme ayırmak mümkündür. Hatta Sumnu'l-Hizb yani bir hizbin 1/8'i de zikredilmektedir ki bu durumda bir cüz'ü, 1.1/4'lük taksim ile 16 parça halinde bölümlemek mümkündür.Her beş ayet “Humus” ve her on ayet “Uşur/Öşür” olarak isimlendirilmiştir.[41]

Cüz 1
fatiha
Cüz 2
Bakara, 142
Cüz 3
Bakara, 253
Cüz 4
Al-i İmaran, 93
Cüz 5
Nisa, 24
Cüz 6
Nisa, 148
Cüz 7
Maide, 82
Cüz 8
Enam, 111
Cüz 9
Araf, 88
Cüz 10
Enfal, 41
Cüz 11
Tevbe, 93
Cüz 12
Hud, 6
Cüz 13
Yusuf, 53
Cüz 14
Hicr, 1
Cüz 15
İsra, 1
Cüz 16
Kehf, 75
Cüz 17
Enbiya, 1
Cüz 18
Muminun, 1
Cüz 19
Furkan, 21
Cüz 20
Neml, 56
Cüz 21
Enkebut, 46
Cüz 22
Ahzab, 31
Cüz 23
Yasin, 28
Cüz 24
Zümer, 32
Cüz 25
Fussilet, 47
Cüz 26
Ahkaf, 1
Cüz 27
Zariyat, 31
Cüz 28
Mücadele, 1
Cüz 29
Mülk, 1
Cüz 30
Nebe, 1

Kur’an’ın İçeriği

İmam Ali'ye Mensup Kuran'ı Kerim

Kur'an-ı Kerim,anlam ve içerikleri bakımından,oldukça çok çeşitli ve iç içe girift anlamlara sahip olup, canlılık dolu bir tekrar içermektedir. Kur’an’da Tevhit, Allah Teâlâ hakkında düşünmeye davet, imana çağrı vb. konular teşvik edilmiştir. Bunun yanı sıra şirk, nifak ve mürtetliği nefyedip sakındırma, ilahların inkârı, şeytanın hileleri ve putperestlikten sakındırma gibi konular da ayrıca işlenmiş ve insanlık bu tehlikeler karşısında uyarılmıştır. Âdem’den Hatem’e (s.a.a) kadar nebilerin kıssalarından ibretli kesitler, Hz. Peygamber'in (s.a.a) zamanında Arapların çeşitli konularda o hazrete yönelttikleri soruları, Dünya hayatının oyun ve eğlenceden/oyalanmaktan ibaret olduğuna dair vaaz ve ibretlerin farklı bir yeri vardır.Mala, mülke tapınmak ve mal biriktirmek gibi konularda alı koyucu düsturlarla birlikte, evlat ve servet ile övünmek gibi cahiliye düşüncelerinden sakındırma amaçlı ayetler de zikredilmiştir.Vahiy, Kur'an'ın nüzulü ve tevili gibi konulara değinme; mirasın düzenlenmesi ve mirasçılar arasında paylaşılması; zina edenlerin cezalandırılması gibi fıkhi hükümlerin yanısıra; kimsesizlerin elinden tutulup yoksulların doyurulmasından tutun da anne-baba haklarına riayet edilmesi ve onlara son derece saygı gösterilmesinin gerekliliğine kadar, hukuk alanında uyulması zorunlu durumlar belirtilmiştir. Aynı zamanda ahlaki hükümlere özel yer verilmiş ve bu konu hakkında çeşitli analizler içeren ayetler yer almıştır.Fakirlik veya cehaletten dolayı çocukların öldürülmesi ve faizcilik gibi ahlaki fesat ve rezilliklerden sakındırma; doğruluk ve ihlastan ta meleklerin ve amellerinin nitelenmesi gibi yüce ahlakı tavsiye etme ve onlarca, hatta yüzlerce değişik konular, anlamsal ağ bütünlüğü dikkate alınarak zikredilmiştir..[42]
Yukarıda anlatılanlardan yola çıkarak, Kur’an’ın temel anlamları şu şekilde özetlenebilir:

  1. Tevhitsel düşünce ve iman ve İslam’a davet,
  2. Şirk ve nifaktan sakındırma,
  3. Eskatoloji -Maadi tanıma/Diriliş bilimi- ( uhrevi ve ölüm sonrası alemlerin nitelenmesi),
  4. Nebilerin kıssaları ve diğer kıssalar,
  5. Tarihi olaylara işaret (Gazveler, Allah Resulünün (s.a.a) hicreti v.b.),
  6. Angelology -Melekler hakkında bilgiler (ayını şekilde şeytan, şeytanlar ve cin konularını da kapsar),
  7. Fıkhi hükümler,
  8. Ahlaki hükümler (vaaz, irşat ve iyiliği emir ve kötülükten sakındırmanın bütün aksamı),
  9. İlahi ayetlere yönlendirme, afaki ve enfüsi harikuladelikler -insanın bizzat kendisi ve dış alemdeki harikuladelikler -bunların Burhan-ı Nazm veya İtkan-ı Sun’ -Tanrı'nın varlığı için Tasarım Argümanlar- gibi bürhanlara benzerliği vardır.
  10. Önceki şeriatlere, kitaplara ve semavi suhuflara işaret,
  11. Yaratılış kıssası, insanın yaratılışı ve psikolojik olarak insanın tanınması.[43]
Kur'an Açısından Hikmet

“Allah ile birlikte bir ilah daha tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terk edilmiş olarak kalırsın. Rabbın, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «of!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle Üzerlerine kanat ger ve: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!» diyerek dua et. Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır. Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı/cimri olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun. Rabbin, rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur. Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Bir kimse haksız yere öldürülürse, onun velisine (hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu veli de kısasta ileri gitmesin. Zaten o, alacağını almıştır. Yetimin malına, rüşde erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluk gerektirir. Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir tartıyla tartın; bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir. Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin. Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbinin nezdinde sevimsizdir. İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilah edinme; sonra kınanmış ve (Allah'ın rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.

İsra Suresi, 22-39

Kuran'ın Tarihçesi

Bu konuyla ilgili sözün tamamı,Kuran tarihi üzerine telif edilmiş eserlerde zikredilmiştir. Kuran'ın tarihçesinden maksat, bu mukaddes kitabın nazil olduğu zamandan günümüze değin hangi merhalelerden geçerek bu hali aldığını araştırmaktan ibarettir. Bütün Müslümanlar tarafından istisnasız kabul edilen gerçek şudur: Kur'an-ı Kerimin kaynağı Allah'tır ve şüphesiz Allah kelamıdır. O, kendi kelamını, bizzat kendisinin seçip, 40 yaşına kadar özel bir terbiye ile yetiştirip hazırladığı peygamberi, Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.a) kalbine nazil etmek kaydıyla nurunu tamamlamıştır. O hazret de bu vahyi kaynağından almış olduğu hakikat nurunu,geldiği şekilde,üzerinde hiçbir değişiklik ve oynama yapmaksızın,olduğu gibi ümmete iletmiş ve risalet görevini tam olarak ifa etmiştir. Bu mukaddes kitabı Hz. Peygambere getiren meleğin adı, Cebrail'dir (a.s).
Bazı kaynaklara göre, Kur'an-ı Kerimin nazil olduğu yıllar boyunca ve Hz. Peygamber'in (s.a.a) hayatta olduğu bu dönemde, Kur’an yazdırılıyordu. Ancak sahifeler üzerine yazılmış ve tomarlar halindeydi. Kur’an ayetleri; deri parçaları, geniş kemikler, hurma lifleri, düzgün ve parlatılmış taşlar, ipek parçaları ve az da olsa kâğıt gibi ilkel yazı araçları üzerine yazılmıştı. Bu dönemde sahabenin çoğunun Kur'an-ı ezberledikleri gerçeği önemli noktalardandır. Kur’an sureleri kâmil idi ve hatta isimleri dahi belirlenmişti.Fakat Hz. Peygamber'in (s.a.a) hayatının sonuna kadar kitap halinde toplanmamıştı. Hz. Peygamber-i Ekremi (s.a.a) Kur'an-ı toplayıp yazılı bir kitap haline getirmekten alıkoyan en önemli sebeplerden ikisi şöyledir:
Öncelikle vahiy kapısı açıktı ve henüz ayetler nazil oluyordu.Böylece hz. Peygamber (s.a.a) vahiy kâtiplerine ayet veya ayetlerin, hangi surenin içerisinde yer alması gerektiğini söylüyordu.
Hattabi’nin deyimiyle: Hz. Peygamber (s.a.a), sürekli Kur’an hükümlerinin veya hükümlerin bir kısmının “Nesh”i beklentisindeydi. Bu nedenle vahiy son bulmadığı sürece Kur'an'ın tedvin edilip Mushaf şekline getirilme imkânı yoktu. [44] İkincisi, bazıları Kur'an'ın toplanmasından maksadın, Allah Resulü (s.a.a) zamanında kalp ve gönüllerde muhafaza edilmesi olduğu görüşündedirler. [45]. Peygamber (s.a.a) zamanındaki “Cem”e, ıstılahta telif denilir. [46]
Hz. Peygamber (s.a.a), Kur'an'ın nüzulü ve yazılmasıhususunda,konuya her yönüyle nezaret ediyor ve yazılmasını, okunmasını ve hıfzedilmesini öğretiyor veya teşvik ediyordu. Hz. Peygamberin (s.a.a) hayatta olduğu dönemde, 37 Kur’an hafızı vardı. [47]
Hz. Peygamber (s.a.a) asrında, bazıları Kur’an hafızıydı. Kendileri için bir nüsha alan kimselerin de yer aldığı vahiy kâtiplerinin sayısı, 50 kişiye ulaşıyordu. [48].
Bu durum neticesinde, Hz. Peygamber (s.a.a) vefat ettiğinde, Kur’an tamamıyla (Hz. Peygamber'in (s.a.a) her yıl Cebrail'e bir kez okuması ve vefat yılında iki defa okuması) ve son defa Cebrail’e sunulduğu gibi tespit edilmiş ve telif edilerek kelimenin tam anlamıyla dosdoğru olarak tedvin edilmiştir. [49]
Bilahare,Kur'an-ı Kerim'in nüzulünün keyfiyeti ve zamanı hakkında Müslümanlar arasında varılan ortak görüş şudur: İlk vahiy, Allah resulü Muhammed'e (s.a.a), hicretten on üç yıl önce ilk peygamberlik ile görevlendirildiği ve meb'us olduğu/seçildiği gün nazil olmuştur. Böylece vahyin gelmesi işlevi o hazretin ömrünün son anlarına kadar devam etmiştir.Bu durum, hicri 11. hicriyıla tevafuk etmektedir. Yani 23 yıl boyunca devam eden bu durum, o hazretin vefatıyla son bulmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.a) zamanında sayfalar üzerine yazılmış ve tomarlar halinde bulunan Kur'an-ı Kerimin bir kitap haline getirilmesi hususuna gelince, öncelikle belirtmek gerekir ki, bu mukaddes kitabın hangi zaman aralığında kitap haline getirildiği ve bu işi layıkıyla kimin en güzel biçimde yerine getirdiği hususunda, Ehlisünnet bilginleri arasında ciddi oranda ihtilaf söz konusudur. Bütün bu ihtilafların temelinde yatan şey, Kur'an-ı Kerim'in toplatılması işlemi konusuyla ilgili içerik bakımından bir birinden oldukça farklı rivayetlerin nakledilmiş olmasıdır.
Fakat Şia kaynakları kanalıyla elimize ulaşan bilgiler, konuyla ilgili en sağlıklı bilgilerdir. Şia inancına göre Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamberin (s.a.a) bizzat kendi döneminde yazılmış ve tomar halinde bir araya getirilmiştir. Ancak daha sonraki tarihlerde, iki cilt arasında toplanarak "Kitap" adıyla anılan şekle sokulmuştur.
Kur'an'ın bu günkü tertibi ve düzenlemesinin de yine o hazretin bizzat kendisi tarafından yapıldığı sahih rivayetlerle sabit olduğu gibi, akıl da böyle olması gerektiğine hükmetmektedir. Zira hz. Peygamberin (s.a.a), 23 yıl boyunca nazil olan ayetleri öylece perakende ve dağınık bir halde ümmetin umuduna bırakıp, aralarından ayrılması bir anlamda onca zaman çekmiş olduğu zahmetleri heder etmesi veya risaletine gereken önemi vermediği anlamına gelmektedir ki her iki ihtimal de imkânsızdır. Belki o hazretin tercihi ve en büyük arzusu, kendisinden sonra onca zahmetler ve savaşlarla vücut bulmuş ümmetin tek parça haline getirilmiş bir kitap üzerinde odaklanmalarıydı. Zira hz. Peygamber'den(s.a.a) sonra gelen halifeler de ümmeti Allah'ın kitabı etrafında toplamış ve gereken konularda bu mukaddes kitap üzerinden hüküm çıkarmışlardır.[50]
Bu konu ile ilgili nakledilen farklı görüşlerden bazılarına işaret edecek olursak:
• Hz. Peygamberin (s.a.a) vefatının hemen ardından bizzat hz. Ali'nin (a.s) Kendisi tarafından toplanmıştır. Rivayete göre o hazret, Kur'anın tamamını yazıp bitirinceye kadar, namaz dışında Abasını/Cübbesini giymeyeceğini belirterek, işe koyulmuş ve altı ay zarfında Kur'anın tamamını nüzul sırasına göre, hatta nüzul sebepleriyle birlikte ve her bir ayetin ne zaman, nerede, hangi konuyla irtibatlı olarak nazil olduğunu içeren kısa bir tefsir ile yazıp bir araya getirmiş ve ümmete sunmuştur.
• Diğer bir rivayete göre, Kur'an-ı Kerim, Ebubekir zamanında, Ömer b. Hattabın istişaresi sonucu, hz. Peygamberin vefatının hemen ardından Kur'an hafızları davet edilmiş, hemen işe koyulmuşlar ve Kur'an yazılıp bir kitap halinde toplatılmıştır.
• İkinci halife Ömer b. Hattab, Zeyd b. Sabit'i hafız olması ve Said b. As'ı da vahiy kâtiplerinden olması hasebiyle bu işle görevlendirmiştir.
• Üçüncü halife Osman b. Affan zamanında Kur'an toplatılma işi başlatılmış olup, halifenin bu işi emretmesi ile bizzat kendi gözetimi altında bir gurup sahabe tarafından yerine getirilmiştir. [51]
Yukarıda bahsedilen rivayetlere dayanılarak nakledilen bu Kur'an-ı Kerim'in toplatılma işlevi hakkında konuya biraz daha açıklık getirilmesi amacıyla bunlardan bazılarına biraz daha tafsilatlı ve de kaynaklarıyla bakmak icap etmektedir.

Hz. Ali'nin (a.s) Mushafı

Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra o hazretin (s.a.a) nass-ı kat’i ve tasdikiyle Kur’an-ı Mecide tasallutu hususunda, herkesten daha yetkili ve bu mukaddes kitaba daha çok aşina olan Ali (a.s) kendi evinde inzivaya çekilerek, Kur’an-ı Mecid’i nüzul sırasına göre bir nüshada topladı ve henüz Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından altı ay geçmemişken evinden dışarı çıktı ve yazdığı nüshayı bir deveye yükleyip halka getirerek onlara gösterdi.[52]

Ebubekir Dönemi (Kitabet ve Tedvin)

Kur’an hafızlarının çoğunun öldürüldüğü (70 kişi olduğunu söyleyenler de olmuştur) Yemame olayının patlak vermesi, Ridde savaşları olarak bilinen, Ebu Bekir’in İslam’dan dönenleri ve yalancı peygamberleri bastırması olayı, henüz yeni şekillenen İslam toplumunda büyük bir sarsıntıya neden olmuştu. Ömer’in, zamanın halifesi Ebu Bekir’e önerisi üzerine halife Kur'an'ın korunması amacıyla, çabucak Kur'an'ın tedvin ve toplanması girişiminde bulundu. Bu iş için çok faal, vahiy kâtiplerinin en genci, Kur’an hafızı ve özel Mushaf sahibi Zeyd b. Sabit’i seçti.[53] Zeyd b. Sabit Kur’an yazılarını topladı ve onlarca hafız ve onlarca yazılmış nüshanın teyit etmesine rağmen, her Kur’an ayetini en az iki şahit eşliğinde, hem hıfz/ezber ve hem de yazılmış nüsha üzerinden kabul etti. Zeyd’in gözetimi altında gerçekleşen Kur'an'ın toplanması ve tedvin edilmesi Mushaf şeklinde değil, sahifelerden oluşuyordu. Sonuç itibariyle bu sahifeleri bir sandıkta toplayarak sandığın korunması için bir nöbetçi görevlendirdi. Kur'an'ın toparlanması 14 ay veya Ebu Bekir’in vefatına kadar devam etti. Bu nüshayı Ebu Bekir’in vasiyeti esasınca Ömer’in sorumluluğuna bıraktılar. Ömer’den sonra da Ömer’in vasiyeti gereğince söz konusu nüshayı Hz. Peygamber'in (s.a.a) eşine (Ömer’in kızı Hafza'ya) bıraktılar.[54]

Osman Dönemi (Kur'anların birleştirilmesi)

Osman Kameri 24 yılında hilafet mesnedine oturdu. Onun zamanında Müslümanların geniş çapta ve hayret verici fetihleri ve Kur'an'ın yeni fethedilen topraklara gitmesiyle birlikte, Kur’an kelimelerinin okunuşu ve anlaşılması açısından pek çok sorun ve ihtilaflar ortaya çıkmıştı. Bu olaylar zinciri, Kur'an'ın yarım kalan işlerinin bir an önce sonuçlandırılmasını ve aynı zamanda Kur’an ve İslam toplumunun benzeri tehlikelerden korunmasını sağlamak açısından oldukça önem arzediyordu. Osman; Zeyd b. Sabit, Said b. As, Abdullah b. Zübeyr ve Abdurrahman b. Haris’ten oluşan bir heyet oluşturdu. Bu heyet Kureyş ve Ensar’dan 12 kişinin işbirliği ile (Hz. Ali -a.s- bir şekilde onların çalışmalarına gözetmenlik yapıyor,onları anlaşılır ve okunaklı yazmaya teşvik ediyordu). [55]
Böylece toplanan nüshalar üzerinden son yazım çalışmaları başladı. İlk etapta Hz. Peygamber'in (s.a.a) zamanındaki yazıların tamamı toparlandı. Daha sonra Ebubekir’in zamanında Zeyd’in yazdığı Kur’an nüshası Hafsa’dan emanet olarak alındı. Zeyd’le birlikte çalışan üç kişi her hangi bir kelimenin yazılışında Zeyd’le ihtilafa düşmeleri durumunda Kureyş lehçesiyle yazılması kararlaştırıldı. Böylelikle Hz. Peygamber (s.a.a) zamanından kalan sahifeler ve Hafsa’nın yanındaki Zeyd’in nüshası esas alınarak ve hafızların ve iki şahidin onaylamasıyla Kur'an'ın nihai tedvin faaliyeti ilerletildi. Mushaf-ı Osmanî olarak tanınan resmi ve örnek nüsha yani “Mushaf-ı İmam” Kameri 24-30 yılına kadar, dört beş yıllık bir sürede bitirildi ve bu nüsha üzerinden beş altı nüsha çoğaltıldı. Mekke ve Medine’de iki nüsha saklandı, üç veya dört nüsha ise Kur'an-ı doğru düzgün okuyan ve Kur’an öğretmeni unvanını taşıyan hafızların eşliğinde Basra, Kufe, Şam ve Bahreyn gibi İslam dünyasının önemli merkezlerine gönderildi. Daha sonra Osman, sahabelerin ilkel yazma araçlarıyla yazıp kendisine sundukları Kur’an yazılarının su ve sirkeyle kaynatılarak ortadan kaldırılmasını emretti. Araştırmacıların bazıları ihtilafın tamamen kaldırılması ve tabiri caizse “Tevhid-i Nassın” oluşturulabilmesi için dağınık şekildeki bu yazıların yakıldığını veya bir şekilde yok edildiğini söylemiştir.[56]
Bu Mushaf, noktasız ve harekesiz bir yazım şekli olan Kufi hattıyla yazılmıştı. Bir iki asır sonra üzerinden yazılıp çoğaltılan Mushaflar zamanla nokta ve harekelerle donandı. [57]

Ehlibeyt imamlarının (a.s) eldeki Kur'an-ı kabul etmeleri

Ehlibeyt imamları, kendilerinden (a.s) nakledilen rivayetlerden de anlaşıldığı üzere, farklı Kur'an nüshalarının birleştirilmesi ve 3. Halife Osman zamanında hazırlanmış olan Kur'an nüshası ile muvafakat etmişlerdir. Suyuti'nin hz. İmam Ali'den (a.s) naklettiği rivayete göre, o hazret, Osman'ın Kur'an nüshasını hazırlattığı zaman kendisiyle istişare ettiğini buyurmuşlardır. Suyuti, bu rivayete binaen, imam Ali'nin (a.s), Kur'anın bu nüshası ile muvafakat ettiği sonucunu çıkarmaktadır.[58]
Aynı şekilde nakledilen rivayetlere göre, İmam Sadık (a.s) kendi huzurunda, resmi kıraate uygun düşmeyen bir kıraatle Kur'an okuyan bir kişiyi bu işten alıkoymuş ve böyle yapmamasını emretmiştir.[59] Et-Temhit yazarının söylediğine bakılırsa, Kur'an ilimleri ile aşina olan bilginlerin tamamı, günümüzde elde olan Kur'an'ın doğru ve kâmil olduğu görüşündedirler. «وَ كَذلِكَ جَعَلْنا في‏ كُلِّ قَرْيَةٍ أَكابِرَ مُجْرِميها لِيَمْكُرُوا فيها وَ ما يَمْكُرُونَ إِلاَّ بِأَنْفُسِهِمْ وَ ما يَشْعُرُون‏» [60]

Kur'an'ın Tercüme edilmesi

Kur'an'ın tercüme edilip edilmemesi hususunda, asırlar boyu İslam âlimleri ve mezheplerin önde gelenleri arasında görüş farklılıkları vardı. Fakihlerin çoğu ve Ehlisünnetin dört mezhep imamı (Ebu Hanife’nin dışında ki ilk önce caiz olduğunu ve daha sonra Arapçanın bilinmemesi durumunda caiz olduğunu söylemiştir) namazda Fatiha ve surenin Arapça dışında okunmasının caiz olmadığına hükmetmişlerdir.
Bazıları ise asıl itibariyle Kur'an'ın hiçbir dile tercüme edilmesinin doğru olmadığı çıkarımında bulunmuşlardır. Ancak Kur'an'ın tercümesinin tarihi çok eskilere dayanmaktadır ve Selman Farisi’nin “Bismillahirrahmanirrahim”i “Esirgeyip, Bağışlayan Allah’ın adıyla” şeklinde tercüme ettiği bilinen bir gerçektir.[61]
Bu konuda çok önemli görüşler vardır. Serahsi “Mebsut”adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Farslar, Salman Farisi’ye Fatiha suresini Farsça yazmasını istemiş ve o da yazmıştır. Sonra Farslar namazda Fatiha suresini dilleri Arapça telaffuzuna alışana kadar Farsça okuyorlardı. Derken bu olayı Hz. Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) anlattılar ve Hz. Peygamberde (s.a.a) onları bu durumdan men etmedi.” [62]
Abdüllatif Tıbavi (1910-1981) konuyla alakalı “Ahkamu Tercümeti’l Kur’ani’l Kerim” başlığını taşıyan bir makale yazmıştır.[63] Tıbavi bu makalesinde tarihsel eleştiride bulunarak, Hz. Peygamber (s.a.a) döneminde Farsların Müslüman olmadıklarını, dolayısıyla Hz. Peygamber'in (s.a.a) böyle bir sorunla karşılaşmadığını ortaya koyarak, bu sözü reddetmiştir. Muhammed Hamidullah, söz konusu makalenin basıldığı aynı dergide[64] Tıbavi’nin sözünü reddederek, rivayette “Biladu Fars” değil, “Kavmin mine’l Fars” şeklinde geldiğini ve sahabe ve Yemen sakinleri arasında pek çok Müslüman İranlının yer aldığını ortaya koymuştur.[65]
İlk ve meşhur fakihlerden olan Ebu Hanife, namazın Fars dilinde kılınabileceğine dair ilk fetva veren kimsedir. Ebu Hanife’nin görüşünü kabul eden yarenlerinden bazıları namazda Kur'an'ın Türkçe, Hintçe ve Süryanice gibi dillere tercüme edilmesini caiz bilmişlerdir. Bununla birlikte Ebu Hanife’yle aynı çağda yaşayan Ebu Yusuf ve Şeybani, Ebu Hanife’ye muhalefet ederek yalnızca Arapça kıraatinden aciz olan kimsenin Kur'an-ı Farsça kıraat etmesinin caiz olduğunu söylemişlerdir.
Araştırmacıların bazıları ise Ebu Hanife’nin bu fetvasından döndüğünü söylemiştir.[66]
Eskilerden Suyuti ve muasır âlimlerden Muhammed Reşit Rıza “el-Menar” tefsirinde Ebu Hanife’nin verdiği fetvasından döndüğünü ileri sürmüştür. Görünüşe bakılırsa, Hanefi mezhebine tabi olanlar, geçmişten şimdiye kadar bu fetvaya amel etmemiş ve sürekli namazlarını Arapça kılmışlardır.
Kur'an'ın tercüme edilmesinin gerekliliği görüşünü benimseyenlerin en sağlam delilleri Kur'an'ın şu ayetidir: “Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.” Bakara 286. Şafii Kur'an'ın Arapça dışında okunmasının caiz olmadığı hükmünü vermiştir.Zira Kur’an Arapça indirilmiş ve başka dillere tercüme edilmesi durumunda Kur’an olmaktan çıkacaktır; Kur'an'ın mucize olması Arapça olmasına bağlıdır ve başka dillere tercüme edildiğinde,Kur'an'ın i’cazı ortadan kalkacaktır. Ancak Arapça kıraatinden aciz olan kimse namazda surelerin yerine “Tespih” ve “Tahlil” söylemesi gerekir. Cahız, Arapça şiirin tercümesinin mümkün olmadığına, zira Arap’ın hikmetinin (şiirinin) Arapça dışına çevrilmesi durumunda, Arap dilinin i’caz ve sanatının heder edildiğine; Kur'an'ın tercümesinin şiirden daha zor ve tehlikeli olduğuna inanır.[67]

Şia âlimleri namaz dışında Kur'an'ın tercüme edilmesinin caiz ve hatta zorunlu olduğunu kabul etmişlerdir.[68]

Kur'an'ın Basımı ve Yayımlanması

Kur'an'ın basım tarihi, Avrupa ve dünyada kitap basımının yaygınlık kazandığı dönemlere rastlar. Kur'an'ın Arapça metni ilk defa Venedik’te “Paganini” aracılığıyla 1503-1523 yılları arasında basılmış[Dairetü’l-Maarif-i Farsi; Subhi Salih; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1646] ve nüshalarının tamamı Papa’nın emriyle toplatılmıştır. Daha sonra İbrahim Hinckelman 1694 yılında Hamburg’da söz konusu Kur’an nüshasını basmıştır. Avrupa’da en eski ve en sahih Kur’an baskısı Flogel basımıdır (1836). İşaret edildiği gibi İtalya ve Alman baskısından sonra Müslümanlar için ilk defa Kur’an metni 1787 yılında Rusya’da Sent Peterzburg’da basıldı.[69] İran’da Kur'an'ın ilk basım tarihikonusunda ihtilaf vardır. Bazıları ilk Kur’an basımının, Tebriz’de hicri 1242 yılında gerçekleştiğini; [70] bazıları ise hicri 1246 yılında basıldığını söylemiştir.[71] Kur’an-ı Mecid’in, her türlü yazım hatalarından arındırılmış bir şekilde basımının, Mısır baskısı olması önemli bir noktadır. Subhi Salih şöyle yazıyor: “Kahire’de 1923 yılında Kur'an'ın nefis basımı Birinci Melik Fuad’ın tayin ettiği heyetin eşliğinde ve Ezher şeyhlerinin gözetimi altında yayımlandı. Asım Kıraati’nin Havs rivayeti esasına göre basılmış bu Kur’an, İslam âleminde büyük bir ilgi ve alakayla karşılandı.”[Mebahis fi Ulumi’l-Kur’an, s.100; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1644] Suriyeli meşhur hattat Osman Taha’nın hattının temel alınarak yazılan Kahire mushafı, Suriye’de çeşitli boylarda ve yüksek tirajlarda basıldı. Daha sonra hicri kameri 15. yüzyılın başlarında Melik Faht Kurultayı, Kur’an Âlimleri Heyetini tayin etti ve son derece ilmi çalışmaların neticesinde gerçekte Kahire mushafı olan Osman Taha’nın nüshasının, teknolojik mükemmel baskısını İslam âlemine sundu. Her yıl söz konusu bu nüshadan iki milyon nüsha basılıp, dünyanın her yerinden gelen hacılara ve dini kuruluşlara hediye edilmektedir. "Resmü’l-Hatt-ı Osmanî" hattının esas alınması suretiyle yazılan ve İmamiye Şiasına da dayandırılan bu nüsha avam halk ve âlim taifesini de kapsamak üzere İslam âlemi tarafından kabul görmüş ve İslam âleminin resmi mushafı olarak telakki edilmiştir.Bu mesele, Ehlisünnet ve Şia’nın bir araya gelmesinde oldukça önemli bir konuma sahiptir.[72]

Kur'an Kıraatleri

Kıraat ve Büyük Kariler

Kur'an'ın son derece dikkatle, emanete riayet ederek ve meşveretle tedvininden sonra kıraat teknikleri ortaya çıktı ve çıkmaması da imkânsızdı. Gerçekte söz konusu kıraat tekniklerini Kur'an'ın kendisi doğurdu. Hz. Peygamber'in (s.a.a) hayatta olduğu dönemde, bazen iki farklı telaffuz bizzat kendisinin huzurunda söz konusu ediliyor ve o hazret, telaffuzlardan birisini ve bazen her ikisini de onaylıyordu; “Seb’atü Ahruf” (yani Kur'an'ın 7 türlü okuma tarzı makbuldür) hadisi, bu anlamı gözetmektedir. Yani Hz. Peygamber (s.a.a) Kur'an'ın yayılması ve hiçbir sahabenin kendi lehçesini Kur’an’a veya Kur'an'ın lehçesini kendi lehçesine yabancı görmemesi için, kıraatte zorluk çıkarmıyor ve manaya zarar vermediği ve yanlış anlaşılmaya neden teşkil edecek bir durum arzetmediği sürece kolaylık gösteriyordu.

Kıraat ihtilaflarının temel sebeplerinin birkaç tanesi şunlardan ibarettir:

  1. Lehçe farklılıkları. Örneğin Temim kabilesi “حتی حین Hatta hiyn” yerine “عتّی عین Atta Îyn” diyordu.
  2. Arapların,okuma-yazma oranındaki seviye düşüklüğü sorunu ve İmam’ın Mushafları’nın olmayışı, İmam Ali (a.s), Ebu’l Esved-i Dueli’yi bu çalışmayı yapması için yönlendirmiş, ancak bu çalışmanın tamamlanması iki üç asır devam etmiştir.
  3. Harflerde Nokta ve harekelendirme işaretlerinin olmayışı ve bu eksikliğin giderilmesi için birinci asrın başlarında (Haccac b. Yusuf zamanında) pek çok uğraşı verilmiş, ancak tamamlanması üçüncü asrın sonlarına kadar devam etmiştir.
  4. Sahabe ve karilerin şahsi içtihatları ve genel anlamda kendilerine has çıkarımlarda bulunan, ayet ve kelimeleri kendilerine göre anlamlandırıp tefsir eden Kur’an araştırmacılarının görüşleri.
  5. Asr-ı Saadetten ve ilk İslam medeniyetinin beşiği olan -Mekke ve Medine- uzak olmak.
  6. Daha sonraları Kıraat ve Tecvit ilminin hazırlama sorumluluğunu üstlendiği; durma, başlama, ayırma ve birleştirme alametlerinin olmayışı. İkinci asrın sonları ve üçüncü asrın başlarında Kur’an hazırlama girişimleri başladı ve kıraat ilmine vakıf olan pek çokları kıraat çeşitleri arasından en doğrusunu seçerek kaydetme faaliyetinde bulundu. Bu doğrultuda çalışma yapan ilk kişiler Harun b. Musa (H. 201-291) ve Ebu Ubeyd Kasım b. Süllem’dir (H. 157-224). Ebu Ubeyd Kasım b. Süllem, Arapça "Siga" olarak adlandırılan güvenilir kârileri ve onların kıratlarını kaydetti ve “Yedi Kur’an Kârisi/Kurra-i Seb’a” bunların arasındadır. Bir asır sonra seçkin Kur’an araştırmacısı Ebu Bekir b. Mücahit (H. 245-324) kameri 322 yılında daha önce kayda geçmiş kâriler arasından “Yedi Kur’an Kârisini” belirledi ve o günden sonra söz konusu bu kariler birinci dereceden kıraat kârileri olarak tanındılar. Bir süre sonra üç meşhur kıraat kârisi de “Kurra-i Seb’a”ya eklendi (Kurra-i Aşere). Elbette “On Kıraat Kârisi” ve “Yirmi Kıraat Kârisi” de Kıraat ilminde meşhurdur, ancak “On Kıraat Kârisi” kitabet, vahiy, Kur’an hafızları veya başkalarını da kapsayarak senet ve rivayetleri, “Etbau't-Tabiin”den “Tabiin”ne, tabiinden “Sahabe”ye ve sahabeden de Hz. Peygamber'e (s.a.a) ulaşan kimselerdir.[73]

Yedili ve Onlu Kıraat Kârileri

Hicri Kameri Yüzyıla ait el yazması Kuran Yedi Kıraat Kârisi’nden pek çok nakiller yapılmıştır, ancak sonraki Kur’an uzmanları ve kıraat ilmine aşina olan kimseler nezdinde kaydetme, senet sağlamlığı ve “Yedi Kur’an Kârisi” yanındaki öğrenim süreleri açılarından daha makbul ve daha incelik gösteren her kâri arasından iki tanesine tabiri caizse standartlık bahşedildi. Dolayısıyla on dört rivayet ortaya çıktı.

Yedi Kıraat Kârisi ve On dört Ravilerinin İsimleri:

  1. Abdullah b. Amir Dımeşki (ö. 118 h.k.)
    1. Birinci ravisi: Hişam b. Ammar
    2. İkinci ravisi: İbni Zekvan
  2. Abdullah b. Kesir Mekki (H. 45-120)
    1. Birinci ravisi: el-Bezi Ahmet b. Muhammed (H. 170-243)
    2. İkinci ravisi: Kanbul lakaplı Ebu Amr Muhammed b. Abdurrahman (H. 195-291)
  3. Asım b. Ebi’n-Nücud (H. 90-180)
    1. Birinci ravisi: Havs b. Süleyman (H. 90-180)
    2. İkinci ravisi: Şu’be b. Ayyaş (H. 95-194)
  4. Zebban b. Alâi Ebu Amr Basri (H. 68-154)
    1. Birinci ravisi: Havs b. Amr ed-Duri (ö. 264 k.)
    2. İkinci ravisi: Ebu Şuayb Musa Salih b. Ziyad (H. 190-261)
  5. Hamza b. Habib Kûfi (H. 80-156)
    1. Birinci ravisi: Hallad b. Halid Kûfi, Ebu İsa Şeybani (H. 142-220)
    2. İkinci ravisi: Halef b. Hişam (H. 150-220)
  6. Nafi b. Abdurrahman Medeni (H. 70-169)
    1. Birinci ravisi: Osman b. Said Mısri (H. 110-197)
    2. İkinci ravisi: Kalun, İsa b. Mina (H. 120-220)
  7. Kesai, Ali b. Hamza (H. 119-189)
    1. Birinci ravisi: Leys b. Halid (H. 240)
    2. İkinci ravisi: Havs b. Ömer ed-Duri

Kıraatı Seb’a’ya üç kıraat daha eklendiğinde Kıraatı Aşere olacaktır ki; söz konusu üç kari şöyledir:

  1. Halef b. Hişam (H. 150-229)
    1. Birinci ravisi: İshak (Ebu Yakup İshak b. İbrahim Bağdadi ö. 286 h)
    2. İkinci ravisi: İdris, Ebu’l Hasan Abdulkerim.
  2. Yakup b. İshak (117-205 h.k.)
    1. Birinci ravisi: Reveys, Muhammed b. Mütevekkil (ö. 234 h.)
    2. İkinci ravisi: Ruh, Ebu’l Hasan Ruh b. Abdulmümin Hezeli (ö. 234 h)
  3. Ebu Cafer Yezit b. Ku’kaa (ö. 130 h)
    1. Birinci ravisi: İsa, Ebu’l Haris İsa b. Verdan Medni (ö. 160 h)
    2. İkinci ravisi: İbni Cemmaz, Süleyman b. Müslim (ö. 170 h)

Kur’an araştırmacıları ve Şia usulcüleri Kıraat-i Seb’a ve Kıraat-i Aşere’nin hüccet olup olmadığını tartışmışlardır.[74]

Kur'an'ın Yapısı

Sureler

Kur’an-ı Kerim genel olarak “Sure”ler halinde bölümlenmiştir. «Sure», lügatte “Kesilmiş/Bölünmüş” anlamında olup, ıstılahta “Şehrin etrafına çekilmiş duvar/sur” manasındadır ve bu anlamıyla Kur’an’da kullanılmıştır.[75].Aynı şekilde Kur’an’da sure'nin çoğulu olan “Suver” kelimesinden de istifade edilmiştir.[76]
Kur’an-ı Mecid’de toplam 114 sure vardır ve genel hatları itibariyle uzunluk sırasına göre düzenlenmiştir. Kur'an'ın en uzun suresi «Bakara suresi» (286 ayet ve Osman Taha nüshası esasınca 48 sayfadır) ve en kısa suresi ise«Kevser suresi» (3 ayet) suresidir.[77]
Kur'an Surelerinin dizilişi ve Fatiha’yla başlayıp, Nas’la son bulmasının “Nassa dayalı/Tevkifi mi, yoksa “İçtihadi” mi (sahabenin içtihadı), yoksa Kur'an-ı bir araya toplayan kimsenin kendi görüşüne mi bağlı olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır.
Bazıları sıralamanın “Tevkifi” yani değiştirilemezolduğunu ve Hz. Peygamber'in (s.a.a) emir ve yönlendirmesi ve “Vahyin” kılavuzluğuyla gerçekleştiğini söylemiştir.
Bazıları “İçtihadi” olduğunu ve “Osman Musafhı”nı düzenleyenin sorumluluğunda gerçekleştiğini söylemiştir; zira hz. Resul (s.a.a) bir takım deliller gereğince Kur'an-ı yazıp bir araya toplamış, ancak iki cilt arasında toplanmış olarak düzenlememiştir. Bir kısım uzmanlar ise “Tevkif” ve “İçtihat” karışımı olduğunu söylemişlerdir ki daha ziyade kabul gören görüş budur.
Kur’an-ı Mecid’in 114 suresinin isimleri Ramyar’ın “Tarih-i Kur’an” isimli kitabında (583. Sayfasından sonra), kelime ve harfleriyle alakalı bilgiler, Dr. Mahmut Ruhani’nin “Ferhengi Amari-yi Kelimat-ı Kur’an-ı Kerim” kitabında ve aynı şekilde yeni basımlı Kur’anların sonlarında zikredilmiştir.[78]

Ayetler

Kur’an-ı Kerim’in en küçük birimi ayettir. Çoğunlukla her ayet bir cümledir. Ancak bazen ayetler birkaç cümle veya bir paragraftan oluşurken (Ayete’l-Kürsi veya Nur ayeti gibi) bazen de birkaç paragraftan oluşmuştur (örneğin Tedayün ve Müdayene olarak da isimlendirilen,Kur'an'ın en uzun ayeti olan “Deyn” ayetinde olduğu gibi). Deyn ayeti, Osman Taha nüshasında (Medine nüshası) tam olarak 15 satırdır. Bazen de ayet bir cümleden daha azdır. Ör: Rahman suresinin 64. Ayetinde yer alan “Müdhammetan” kelimesinde olduğu gibi yalnızca bir kelimedir.Ayrıca “Ta-Ha”, “Ya-Sin”, ve “Elif-Lam-Mim” gibi "Huruf-u Mukattaa" adıyla anılanayetler,bir kelimedahi sayılmazlar.
Ayetlerin isimlendirilmesi işi şeriat sahibine aittir (Tevkifi). Hatta surenin başında gelen “Elif-Lam-Mim-Sad” gibi Mukattaa harfleri bir ayet sayılırken “Elim-Lam-Mim-Ra” gibi Mukatta harfleri bir ayet bile sayılmamıştır. Bununla birlikte “Ha-Mim-Ayn-Sin-Kaf” iki ayet hesap edilirken (1.Ha-Mim, 2. Ayn-Sin-Kaf) “Kaf-Ha-Ya-Ayn-Sad” bir ayet bile hesap edilmemiştir. Kur’an’da “Ayet” ve ayetin çoğulu olan “Âyat” kelimeleri, genel olarak cümle anlamında kullanılmıştır.[79]
Kur’an-ı Kerim’in en çok ayetine sahip olan sure, Bakara suresi olup, 286 ayettir. Ve en az ayete sahip olan, en kısa sure de Kevser suresidir (3 ayet). Ayetlerin tamamının sayısı hakkında çeşitli görüşler vardır. Bu görüşlerin en muteber olanı, Ebu Abdurrahman b. Habib Süllemi’nin, Emirü’l Müminin Ali’den (a.s) nakletmesi ve İmam Şatibi’nin “Nazımetü’z-Zuher” kitabında zikretmesi esasına göre, Kur’an ayetlerinin tamamının sayısı, 6236 ayettir.[80]

Cüzler ve Hizipler

Cüzler ve hizipler, Kur'an'ın iki farklı taksim şeklinden ibarettirler. Bunu Müslümanlar böyle tayin etmişlerdir. Tahmin edildiği kadarıyla Müslümanlar, Kur'an-ı Kerim'i günlük okuma/hatim amaçlı veya ezberleme/hıfz durumunda, günlük kaldıkları yeri daha kolay tespit edebilmek amacıyla böyle bir işe girişmiş ve bu şekilde bir taksimatta bulunmuşlardır. Bu tür taksimatlar genel olarak kişisel boyutu ağır basan işlerdendir. Zira herkes açısından aynı oranda taksimatın olmadığını görmekteyiz.[81]
Söylenenlere bakılırsa, hz. Peygamberin (s.a.a) zamanında Kur'an, yedi hizb halinde bölümlendirilmişti ve her hizbde birkaç sure yer almaktaydı. Aynı şekilde daha sonraki dönemlerde de iki cüzlük ve on cüzlük taksimata rastlanmaktadır. Günümüzde ise Kur'an-ı Kerim'in 30 cüz ve her cüz'ün de dört hizb halinde bölümlenmesi daha yaygındır. [82]

Rükû'lar

Kur'an'ın içsel ve ayrıntılı diğer bir bölümü de onun “Rukuat”a bölünmesidir. Ruku’dan maksat, bir konuya özel nazil olup, aralarında anlam bütünlüğü olan bir gurup ayet için kullanılan bir terimdir. Yani bir konuya özel bir kaç ayetten sonra, başka bir konuyadeğiniliyorsa, ikinci konunun başlayacağı yere kadar olan ayetler "Rükû" olarak adlandırılır.
Günlük nafile namazlarında, özellikle gece namazlarında birinci ve ikinci rekâtta, Fatiha suresinin ardından bir surenin tamamı veya birkaç ayetin okunmasıyla yetinilebilir. Fatiha ve zamm-ı surenin veya bir kaç ayetin okunmasının ardından Rüku'ya gidildiği için, bu anlamda tam sure olmamakla birlikte, zamm-ı surenin yerini alabilecek konumda olan bu bir kaç ayet için “Rükû” isminin verildiği söylenebilir.
Kur’an ilimleri üzerine uzmanlık yapmış bilginlerden bazılarının kabul ettiği bu görüşün takipçileri, özel unvan ve konuları teşkil eden ayetlerin başlangıç ve bitiş noktalarını belirlemişlerdir. Bu belirlenen bölümün okunmasından sonra rükuya gidilmesi gerektiği nedeniyle, her bölümü “Rükû” olarak isimlendirmişlerdir. Kur'an'ın “Rukuatı”nın sayısı, meşhur görüşe göre, 540 rükûdur. [83]

Huruf-u Mukattaa

Huruf-u Mukattaa, sûre başlarında kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı bulunan harflere denir ve “Fevatih-u Suver” ise Surelerin başlangıcı anlamındadır. Istılahta Kur’an-ı Mecid’in bazı ayet ve harfleri için söylenen şifredir. Yani bunların anlamı veya hedefi, vahyin inmeye başladığı zaman diliminden günümüze kadar görüş sahipleri ve Kur’an uzmanlarının kabul edebileceği şekilde açıklık kazanmamıştır. Bu harfler 29 harften veya harflerin toplamından ibaret olup “Bakara” ve “Ali İmran” suresinin dışında hepsi Mekki olan 29 Kur’an suresinin başında gelmiştir.[84]
Elbette bazı bilim adamları ve arifler, bu harflere bir takım anlamlar yüklemek suretiyle, bir anlamda onları tefsir etmişlerdir.
Ör: Nakşibendi şeyhinin, Nur-u vahdet kitabında şöyle bir yorum yer almaktadır:
Bakara suresinin başında yer alan "Elif, Lam, Mim" harflerinden "Elif", bu mukattaa harflerinin birincisi olması hasebiyle, Allah'ın zati sıfat/isimlerinden olan "Ehed" «احد» kelimesinin ilk harfine tekabül etmekte ve bu sıfata işaret etmektedir. "Lam" mukattaa'nın ikinci harfi olduğu için, yine Allah'ın zati sıfatlarından olan "İlim" «علم» kelimesinin ikinci harfine tekabül etmekte ve Allah'ın ilmine işaret etmektedir.
Mukattaa'nın üçüncü ve son harfi olması itibariyle "Mim" ise "Âlem" «عالم» kelimesinin son harfine tekabül etmekte ve "Alem"e işaret etmektedir. Buradan çıkarılan anlam şudur:
Allah, Ehad sıfatıyla zuhur etti, Ehadiyet de ilim suretine büründü ve İlim, Âlem suretinde zuhur etti. Yani âlem, ilahi ilimden ve ilim de Ehadiyetten ve Ehadiyet de Âlemlerin rabbi olan Allah'tan ayrı-gayrı bir şey değildir. Yani Âlem, Allah'ın mazharıdır. Bu anlamda o zahirdir ve ondan gayrı ne varsa onun mazharıdır.[85] Elbette bu tefsir ve teviller, tamamen ilim ehlinin kişisel idrakine yönelik olduğundan, kesinlik kazanmış, bilimsel veri niteliği taşımazlar.

Kur'an'ın içeriği

Kur'an-ı Kerim, içerik bakımından oldukça zengin bir yapı arzetmektedir. İnanç ve itikat, ahlak, şer'i hükümler ve ilmihal konuları, geçmiş ümmetlerin sergüzeştleri, müşriklerle ve münafıklarla mübareze gibi konular ağırlıklı olarak işlenmiştir. Ancak Kur'an'ın öncelikli ve ağırlıklı olarak hassasiyetle üzerinde durduğu iki konu: Tevhit/Allah'ın birliği ve Mead/Öldükten sonra dirilme konularıdır. Ayrıca Sadr-ı İslam'da vuku bulan olaylar, İslam Peygamberinin (s.a.a) gazveleri, diğer peygamberlerin biyografik kıssaları, ibadet ve hukuk ile ilgili hükümler, devlet kanunları ve cezai hükümler, ahlak açısından fazilet sıfatları ve rezil sıfatlar, şirk ve nifakı yasaklayan ayetlerden ibarettir. [86]

Mekki ve Medeni Ayetler

Ehlisünnet ve Şia âlimlerini de kapsamak üzere Kur’an araştırmacıları surelerin (ve ayetlerin) Mekki mi, Medeni mi olduğunu anlamak için, üç kural/ölçü ortaya koymuşlardır: Mekânsal Kural: Hicretten sonra olsa dahi Mekke’de ve Mekke’ye dair konu içerikli nazil olanlar sureler Mekki ve Medine’de ve Medine’ye dair konu içerikli nazil olan sureler ise Medeni’dir. İnsanları dikkate alan kural (Toplumsal kitle özelliklerini ölçü alan kural): Mekke ehline hitap eden sure ve ayetler (genellikle "Ya eyyühe'n-nas" yani Ey İnsanlar!veya"Ya beni Âdem" Ey Adem oğulları" şeklinde hitap eden ayetler) Mekki ve Medine ehline hitap eden (genellikle "Ya eyyühellezine" yani Ey o kimseler ki…Şeklinde hitap eden) sure ve ayetler ise Medeni’dir. Zamansal Kural: Tahkik ehli bu kuralı daha kapsamlı ve daha belirleyici kabul etmiştir (Cami’i efrat mâni'i ağyar). Bu kural şöyledir: Hicretten önce nazil olmuş sure ve ayetler Mekki ve hicretten sonra nazil olan sure ve ayetler ise Medeni’dir; ister Mekke’de, ister Medine’de, isterse yolculuk ve gazvelerde nazil olmuş olsun. [87] Mekki ve Medeni sure ve ayetlerin tanınması işitsel olup, asıl ölçü Hz. Peygamber(s.a.a), sahabe ve tabiin’den ulaşmasıdır.

Nasih ve Mensuh Ayetler

Nasih ve Mensuh Ayetler “Nesh” lügatte mananın iptal ve izale edilmesi demek olup, Kur’an ilimleri terminolojisinde ise şöyledir: Önceki şer’i bir hükmün, zahiren devam etmesi gerektiği halde, sonraki bir şer’i hükümle kaldırılmasıdır. Öyle ki; iki hükmün bir araya gelmesinin zati itibariyleveya apaçık iptalini gerektiren bir delil belirtmek suretiyle yahut icmanın özel delili gereğince veya apaçık nassa göre mümkün olmaması gerekir.[88] Daha anlaşılır bir ifadeyle beyan etmek gerekirse, şöyle söylenebilir: Şer’i bir hükmün diğer bir şer’i hükümle kaldırılmasıdır.[89] Keza müminlerin bir ayeti, o ayetin hükmünü veya hem ayet, hem de hükmünün kıraat etme zorunluluğunun son bulmasıdır.[90] Kur’an-ı Mecid’in bizzat kendisi Nesh’in vaki olduğunu doğrular. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: “Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah'ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?”[91] Aynı şekilde şöyle buyrulur: “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Hz. Peygamber'e (s.a.a), "Sen ancak uyduruyorsun" derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.”[92] Başka bir ayette: “Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O'nun yanındadır.”[93] Ehlisünnet ve Şii mezhebine mensup Kur’an araştırmacılarına göre Nesh hem Kur’an’da hem de sünnette caizdir.</ref>Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1637</ref>

Muhkem ve Müteşabih Ayetler

Muhkem ve Müteşabih Ayetler
“İhkam” kalıbından türetilen “Muhkem” sağlamlaştırmak anlamındadır. Muhkem ayetten maksat, manası açık ve anlaşılır ayetlerdir. Ragıp İsfehani’nin deyimiyle: “İster lafız ve isterse mana açısından şüphe götürmeyen ayettir.” Ahkâm, öğüt, adap ve ahlakı içeren ayetlerin çoğunluğu bu kabildendir. Buna karşılık benzerlik, benzeşmek, birbirinin aynısı olmak anlamına gelen “Müteşabih” kelimesi “şüphe” ve “iştibah/Yanlışlık” kelimesiyle aynı kökten gelir. Rağıb İsfehani, müteşabih ayeti şöyle tanımlar: “Zahiriyle batını bir olmayan.” Şeyh Tusi bu konuda şöyle yazmıştır: “İfade tarzı gayet açık olması nedeniyle her hangi bir izaha ihtiyaç duyulmaksızın, zahirinden neyin kastedildiği anlaşılan ayetlere “Muhkem ayteler” denir. İfade tarzı açık olmayıp, anlaşılabilmesi için izaha gerek duyulan ve emare olmaksızın anlatılmak istenen konunun tam olarak anlaşıldığından emin olunamayan ayetlere ise “Müteşabih ayetler” denir.”[94]
Başka bir tanımda “Müteşabih” için şöyle denilmiştir: Anlam açısından insanı şek ve şüpheye düşürebilecek birkaç anlam içeren lafızdır, dolayısıyla tevile ve tefsire muhtaçtır; Bu tip ayetler hem doğru hem de yanlış tevile açıktır. İnsanın ve gökyüzünün yaratılışı, ilahi takdir, Allah'ın sıfatları ve ilahi fiillerin çoğu bu ayetlere örnek verilebilir.[95]
Kur’an ayetlerinin çoğu “Muhkem” ve pek azı “Müteşabih”tir. (yaklaşık 200 ayet).[96] Bazı mütekellimler, aşağıdaki ayetlere dayanarak “Müteşabih” ayetlerin varlığını inkâr etmişlerdir:
“Bu (Kur'an), insanlar için bir açıklama, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür.” [97]. “Elif Lâm Râ. Bu Kur'an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve apaçık) kılınmış, sonra da Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye tafsilatıyla açıklanmış bir kitaptır.” [98]. Bununla birlikte, başka Kur’an araştırmacıları da aşağıdaki ayette olduğu gibi bazı ayetlere dayanarak Kur'an'ın tamamının “Muhkem” veya “Müteşabih” olduğunu söylemişlerdir: “Allah, sözün en güzelini; yani âyetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir.” [99]
Ahbariler de buna yakın bir görüşü kabul ederek, Kur'an-ı anlamanın, Peygamber ve Masum imamlardan (a.s) nakledilen rivavet ve hadisler dışında mümkün olmadığını kabul etmişlerdir.[100] Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisi, gayet açık bir dille Muhkem ve Müteşabih ayetlerinin varlığını ortaya koyar ve her birisi için bir açıklama yapar: “O, sana Kitab'ı indirendir. Onun (Kur'an-ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır/temelini teşkil eder. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, "Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır" derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.” [101].
Elbette belirtmek gerekir ki, Hud suresinin başında zikredilen ayet ile burada naklettiğimiz ayet arasında her hangi bir çelişki söz konusu değildir. Zira Allame Tabatabai'nin de belirttiği ve tefsir metodu olarak da kendisinin bizzat tefsirinde uyguladığı üzere, Kur'an'ın bazı ayetleri, diğer bir kısmını tefsir ve tevil etmektedir. Yani ayetler arasında icmal ve tafsil durumuna dikkat etmek gerekir.
Ör: Fatiha suresinde: «Bizi, nimet verdiklerinin yoluna hidayet et» buyuruyor. Nisa suresinde bu kendisine nimet verilen hidayet ehlinin: «Peygamberler, Sıddıklar, Şehitler ve Salihler» olduğu beyan edilmiştir. Aynı zamanda bu ayet, Fatiha suresinin ayetinin bir tafsil ve tefsiri hükmündedir. Sonuç olarak söylemek istediğimiz şudur: Kur'andan veya hadislerden birine takılıp, ona göre anlam çıkarıp, tevillere gitmek doğru değildir. Her işin bir mütehassısı olduğu gibi, her bir ilim dalında da o bilim dalı üzerine eğilmiş, ömür vermiş kimselerin görüşlerine müracaat etmek gerekir.

Kur'an Kıssaları (Ayinler/Dinler ve İnançlar)

Kur'an'ın başından sonuna kadar içerdiği ve tekrar ettiği konulardan bir diğeri de genellikle özel nükteler içerip, ibretlerle dolu olan peygamberlerin ve kavimlerin kıssalarıdır. Kur’an kıssalarının araştırılıp tanınması işi, Kur’an ilimlerinin bölümlerinden birisidir.
Daha önce söylendiği gibi Kur'an'ın açıklama yöntemi, birbirine bağlı ve tek düze bir açıklama yöntemi değil, bilakis çeşitli güllerden oluşmuş bir buket misali çeşitli konuların iç içe işlendiği bir yöntem olup, bir kıssanın başından sonuna kadar kesintisiz ele alındığı pek nadirdir. Kur’an’da baştan sona kesintisiz bir şekilde anlatılan kıssalar şunlardan ibarettir: Yusuf suresinde Hz. Yusuf (a.s) ve kardeşlerinin kıssası, Taha suresinde Hz. Musa’nın (a.s) kıssası, Sa'd suresinde Hz. Davud’un (a.s) kıssası, Neml suresinde Hz. Süleyman’ın (a.s) kıssası, Nuh suresinde Hz. Nuh’un (a.s) kıssası ve Hud suresinde Hz. Hud’un kıssası. Yunus suresinde Hz. Yunus’un kıssası, İbrahim suresinde ise Hz. İbrahim’in (a.s) kıssası,tam olarak ele alınmadığı gibi, sadece Hz. İbrahim değil, bilakis diğer peygamberlere ait kıssalar da konu edilmiştir.
Hz. İbrahim’in (a.s) kıssasının çoğunluğunu Bakara ve diğer surelerde aramak gerekir. Kur'an'ın 15 suresinde Hz. İbrahim’e (a.s) işaret edilmiştir. Keza Hz. Musa’nın (a.s) kıssası daKur'an'ın 21 suresine yayılmıştır.
Kur’an kıssalarında sadece nebiler ele alınmamış, bilakis Kehf suresinde Ashab-ı Kehf veya Kasas suresinde Karun gibi nebi olmayanların kıssalarına da yer verilmiştir.
Kur’an’da yer alan bazı şahsiyetlerin kıssaları şunlardan ibarettir: Âdem (a.s), Azer, İblis, İdris, İrem halkı, İshak, İsmail, Ashabu’l-Uhdud, Ashabu’r-Res (Ashab-ı Kehf ile aynıdır), Ashabu’s-Sebt, Ashabu’s-Sefine, Ashabu’l-Kehf, Beni Adem, Beni İsrail, Tebbe, Semud, Calut, Cin, Havva (isim söylenmeksizin), Havariyyun, Hızır (Raculün Salih), Davud, Zü’l-Karneyn, Zü’l-Kifl, Rum, Zekeriya, Züleyha (isim söylenmeksizin), Zeyd b. Harise, Zeynep binti Cahş (isim söylenmeksizin), Samiri, Sebe, Sehere, Süleyman, Şuayb, Salih, Talut, Ad, Üzeyir, İsa b. Meryem, Firavun, Karun, Ken’an b. Nuh (isim getirilmeksizin), Lokman, Lut, Hz. Muhammed, Medyen, Meryem, Mütefikaat, Musa, Nasara, Nemrut, Nuh, Habil, Kabil, Harut, Marut, Harun, Haman, Hud, Ye'cüc, Me'cüc, Yahya, Yakup, Yunus ve Yahuda.[102]

Kur'an'ın İ'cazı (Mucize Oluşu)

Kur’an’ın i’cazının anlamı hakkında ortaya atılan görüşler:

  1. Kur’an’ın eşi ve benzeri olmayan fesahat ve belagatinin i’cazı (Edebi eşsizlik/Dilsel i’caz Teorisi).
  2. Kur’an’ın Ton ve kafiye uyumu açısından i’cazı.
  3. Kur’an’ın benzersiz maarif ve öğretilerinin i’cazı.
  4. Kur’an hükümlerinin fıtrat ve akl-ı selimle uyuşması ve her iki âlemi de kapsaması.
  5. Kur’an'ın delil ve bürhanlarının kesinlik içermesi ve faslü’l hitap (son noktayı koyma) özelliği taşıması.
  6. Geçmiş ve geleceğe dair gaybi haberleri kapsaması.
  7. Yaratılış sırlarına ilmi olarak değinmesi.
  8. Kur’an’ın pek çok hadiselerin vuku bulduğu anda ve yirmi üç yılda nazil olmasına karşın açıklamalarında istikamete sahip oluşu ve çelişki ve ihtilaf taşımaması.
  9. Allah Teâlâ’nın, muhalifleri Kur’an’ın benzerini getirmekten aciz bıraktığına dair buyrukları (Sarfe Teorisi).

Önceki peygamberlerin mucizeleri çoğunlukla hissiyata (beş duyuya) hitap ediyordu; ancak Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ölümsüz mucizesi olan Kur’an akli-ilmi (kültürel) bir mucizedir. Meşhur deyimle, Her peygamberin mucizesi kendi zamanının gelişim şartlarına uygundu, Hz. Peygamber'in (s.a.a) yaşadığı dönemde Arap kabileleri arasında şiir ve edebiyat çok ileri bir sanat olarak kabul edildiği için, Allah Teâlâ Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) için dilsel ve edebi mucizeyi seçti.[103] Kur’an’ın i’cazı hakkında yukarıda sıralanan görüşler arasında iki görüş tercihe şayandır:

  1. İmamiye âlimlerinin ezici çoğunluğu ve Cahiz, Gazi Abdülcabbar, Zemahşeri, Abdülkahir Cürcani ve Sekkaki gibi Ehlisünnet’in Kur’an araştırmacıları ve edebiyatçıları ve Hace Şemseddin Muhammed Hafız gibi büyük İslam âlimleri Kur’an’ın dilsel eşsizlik ve edebi i’cazını kabul etmişlerdir.
  2. Sarfe görüşü. Bu görüş esasına göre Kur’an’ın i’cazı benzersiz fesahat ve dilsel-edebi cümlelerinde değil, bilakis Allah Teâlâ’nın Kur’an’ın bir benzerinin getirilmesinden insanları aciz bırakmasıdır. İmamiye âlimlerinden Seyit Murtaza ve Şeyh Tusi “Sarfe Kuramı”nı kabul etmiştir. Ne var ki bu kuram zayıf ve eleştirilen bir kuramdır, zira bu anlayış Kur’an’ın zati, edebi, dilsel ve içeriksel değerinin i’cazını kabul etmemektedir. Seyit Murtaza ve Şeyh Tusi gibi İmamiye’nin büyük âlimlerinin, Mutezile mektebine mensup Nazzam’ın (Sarfe kuramının kurucusu sayılır), İbn-i Hazm-ı Zahiri ve bazı Eş’ari âlimlerinin Sarfe kuramını kabul etmelerinin sebebi şu olabilir: Her kavmin edebi eserlerinin yüce bir konuma sahip olup, mukabele edilememe özelliğine sahip olmasından dolayı, Kur’an’ın edebi ve dilsel i’cazı yeterli değildir.[104]

Kur'an'ın Meydan okuyuşu

Mekke kâfirleri Hz. Peygamber'in (s.a.a) daveti ve ilahi kelamla karşı karşıya kaldıklarında, o hazreti duymamak için kulaklarına pamuk tıkıyor ve başkalarını da sakındırıyorlardı. [105] "Bu, ancak bir insan sözüdür."[106] diyor veya "Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleyebiliriz.”[107] ve benzeri iddialarda bulunuyorlardı. Allah Teâlâ onların bu sözlerine karşı meydan okumaktadır. Yani Allah Teâlâ, Kur'an-ı vahiy olarak kabul etmeyen inatçı kâfirleri, Kur'an'ın bir benzerini getirmeye davet ediyor.[108]
Allah Teâlâ konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:“Yoksa "onu (Kur'an-ı ) uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah'tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp, siz de onun gibi uydurma on sûre getirin."[109] Başka bir ayette ise şöyle buyruluyor:“Eğer kulumuza (Muhammed'e) indirdiğimiz (Kur'an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi de yardıma çağırın (ve bunu ispat edin).”[110].
Kur’an ayetlerinde yer alan bu meydan okuyucu sözler, bütün ırklara ve her zaman dilimine hitap etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.a) yaşadığı asr-ı saadet dönemi üzerinden henüz kısa bir zaman geçmişti ki, Arapların büyük edip ve şairlerinden biri olan “Müseyleme” ve onun gibi nice yalancı peygamberler türemiş, Kur’an’la mukabele etmeye kalkışmışlardır. Ancakyüce anlam ifade eden cümleleri yanyana getirmek şöyle dursun, sıradan cümleler kurmaktan dahi aciz kalmışlardır. Birbiriyle alakası olmayan, içeriksiz cümlelerle geçiştirmeye çalışmışlardır. BöyleceKur'an'ın mucize olduğunubir kez daha amelleriyle gerçeklemişlerdir. [111].
Elbette belirtmek gerekir ki, Müseyleme basit bir şahsiyet değildi. Bilakis zamanın en büyük edip ve şairlerinden biri, aynı zamanda dâhi denilecek bir zekâya da sahip bir kişiliği vardı. İslam'a kast edenler bu zatı tahrik edip fikrini çelmiş, sonra da böyle bir işi başarabileceği konusunda kendisini ikna etmişlerdir. Müseyleme uzun müddet inzivaya çekilerek düşünüp taşınıp, Kur'an'ın üslubunu da çalmak kaydıyla, kurmuş olduğu cümlelerle sadece etrafındaki insanların alay konusu olmuştur.
Ör: Meşhur cümlelerinden birinde Karia suresinin üslubunu taklit ederek şöyle diyor: Fil! Nedir o fil?! Sen Fil'in ne olduğunu nereden bilebilirsin?! Onun uzun bir hortumu ve kısa bir kuyruğu vardır. Görüldüğü gibi içi boş, hiç bir anlam ifade etmeyen, insanlığın hiç bir derdine deva teşkil etmeyecek saçma sapan bir cümleler yığını. Bir de siz bu zeki, dâhi ve zamanın en büyük şairlerinden biri olan bu zatın, aynı üslup ile Kur'an hacimli bir kitap yazdığını düşünün?! Allah, kullarını iyi bildiği için Kuran bedelinde kitap istemiyor, belki kısa surelerden birinin dahi bedelini getiremeyeceklerini buyurarak, hatta bütün insanların ve cinlerin birbirinin yardımına koşarak dahi amelen böyle bir şey yapamayacaklarını iddia ve ispat ediyor.

Kur'an'ın diğer şer'i Naslar ile Farkı

İslam dininin temel kaynaklarından biri Kur'an-ı Kerim ve diğeri hz. Peygamber'den (s.a.a) nakledilen hadislerdir. Kur'an ile hadisler derece bakımından farklı oldukları gibi, bu hadisler de Hadis-i Kudsi ve Hadis-i Nebevi olarak iki kısma ayrılmaktadır. Bu iki gurup hadis arasında bir takım farklar vardır. Özellikle şer'i hüküm vermede bu kaynakların birbirine öncelik arzetmesi bakımından önemlidir. Bu açıdan Kur'an-ı Kerim'in kutsi hadislerden ve nebevi hadislerden farkına ayrı başlıklar halinde değinmek gerekmektedir.

Kur'an-ı Kerim'in Kutsi hadislerden farkı

Kur'an-ı Kerim ile Kutsi hadislerin bir ortak noktası ve birkaç farklılığı vardır. Ortak nokta her ikisinin de kaynağının yüce Allah oluşudur. Ancak bu ikisinin farkına gelince:
• Kur'an-ı Kerim, hem lafzı ve hem de manasıyla Allah'tan bize intikal etmiştir. Fakat Kutsi hadisler anlam bakımından Allah'tan intikal etmiş, lafzı ise hz. Peygamber (s.a.a) tarafından dile getirilmiştir.
• Kur'an-ı Kerimin ayetleri, Allah'tan sadır olmak bakımından kesindir, hiçbir tereddüt içermezler. Fakat kutsi hadisler, sudur bakımından zanna dayalıdır. Zira bu hadislerin bazıları sahih, diğer bir kısmı ise zayıf ve mevzu hadislerdir.
• Kur'an-ı Kerim'in Allah'tan peygambere intikali vahiy meleği Cebrail tarafından gerçekleşmiştir. Fakat hadis-i kutsi de böyle bir şart yoktur.

Kur'an-ı Kerim'in Nebevi hadislerden farkı

Kur'an-ı Kerim ile nebevi hadislerin ortak noktası, her ikisinin de şer'i delil olmak bakımından nas ve delil niteliği taşımasıdır. Ancak bu iki nas arasında da bir takım farklılıklar söz konusudur. Ör:
• Kur'an-ı Kerim, hem lafzı ve hem de manasıyla Allah'tan bize intikal etmiştir. Fakat nebevi hadislerin hem lafzı hem de anlamı bakımından hz. Peygamberin (s.a.a) bizzat kendisi tarafından dile getirilmiştir.
• Kur'an-ı Kerimin ayetleri, Allah'tan sadır olmak bakımından kesindir, hiçbir tereddüt içermezler. Fakat kutsi hadisler, sudur bakımından zanna dayalıdır. Zira bu hadislerin bazıları sahih, diğer bir kısmı ise zayıf ve mevzu hadislerdir.
• Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetleri icmal/öz/ana hatlarıyla bir konuya değinmiş, diğer bir kısmı ise tafsilatlıdır. Tafsilatlı ayetlerden bazıları müstakil bir konuya işaret etmekte, bazıları da icmal suretinde ayetleri tefsir amaçlı nazil olmuştur. Ancak yine de bir takım ayetlerin te'vil ve tefsirine ihtiyaç duyulduğundan, nebevi hadisler bu boşluğu doldurmak risaletini üstlenmişlerdir. Bu nedenle nebevi hadisler, Kur'an-ı Kerime nispetle daha tafsilatlı olduğundan, bir nevi Kur'an'ın tefsiri niteliğindedirler.

Kur'an ilimleri ile irtibatlı konular

“Ulum'i Kur’an” nispeten yeni bir ıstılahtır, ancak bu ıstılahın somut örneğinin tarihi kökeni çok eskiye dayanır. Bu ıstılahtan, Kur’an etrafında şekillenip gelişen ve tarih, tefsir ve içerikle alakalı olarak Kur’an’ı tüm boyutlarıyla tanımayı hedefleyen ilimler kastedilmiştir. Bu ilimler şunlardan ibarettir:

  1. Kur’an Tarihi
  2. Tefsir İlmi
  3. Kıraat, Tecvit ve Tertil İlmi
  4. İlmi Resmi Osmanî; yani Kur’an’ın resmi hattı ve eski yazım şekillerinin nasıllığı üzerinde duran ilim
  5. Kur’an İ’caz İlmi
  6. Nüzul Sebepleri İlmi
  7. Nasıh ve Mensuh İlmi
  8. Muhkem ve Müteşabih İlmi
  9. Mekki ve Medeni Sureleri Tanıma İlmi
  10. İ’rab İlmi
  11. Kur’an Lügatlerini Tanıma İlmi
  12. Kıssalar İlmi
  13. Kur’an Hükümleri veya Kur’an Fıkhı

Kur’an’ın tercüme sanatının Tefsir İlmine dâhil edilmesi mümkündür. Kur’an ilimlerinin geçmişi çok eskiye dayanır; nasih - mensuh ve nüzul sebepleri gibi hadis ve nakle dayandırılan bazı Kur’an ilimlerinin Hadis İlimleri kadar geçmişi vardır. Bununla birlikte İlmi Resmi Osmanî, Kur’an’ın toplanması ve nihai nüsha haline getirilmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. İslam mezhepleri fakihlerinin pek çoğu İlm-i Resmi Osmanî’yi değiştirmenin şer’en caiz olmadığına inanmış ve hali hazırda elimizde var olan Kur’an’ın en eski kaynaklara dayanan nüshanın dikkate alınmasıyla “Resmü’l Hattı Osmanî” hattıyla yazıldığını söylemişlerdir. Kur’an’ın söz konusu resmi hattıyla günümüz Arapça ve Farsça hattı arasında farklılıklar vardır ve Farsça kullananlar, hatta tahsilliler bile okumakta zorlanmaktadır. Zira “Elif” harflerinin pek çoğu yazılmamıştır örneğin “سلطان Sultan” yerine elifsiz “سلطن Sultan” (Ta harfinin üzerine kısa elif yazılmış) ve “یا نوح Ya Nuh” yerine Ya harfinin üzerine kısa elif yazılarak “ینوح Yanuh” şeklinde yazılmıştır. Ancak Resmü’l Hattı Osmanî’yi olduğu gibi ve değiştirilmeden kalması gerektiğini kabul edenler haklıdırlar. Çünkü yazılım düzeltmeleri ve her dilin yazım kurallarına uyumlu olacak şekilde hat düzenlemelerinin sonu yoktur ve asıl itibariyle ne yaparsak yapalım sonuçta Kur’an’ı doğru okumak özel eğitimi gerektirmektedir. Keza yalnızca bilmek ve tahsil etmek, Kur’an’ın doğru okunması için yeterli değildir.[112]

Kıraat ilmi ve Kıraat ihtilaflarının tanınmasının geçmişi Hz. Peygamber (s.a.a) ve sahabe asrına uzanır. Ancak Kur’an İ’caz İlmi veya Kur’an İ’rab İlmi gibi bazı ilimler sonraki asırlarda ortaya çıkmıştır. Zerkani şöyle diyor: “Ulumu’l Kur’an dalında yazılan ilk eser Hufi olarak tanınan Ali b. İbrahim b. Said’in (H. 330) el-Burhan fi Ulumi’l Kur’an adlı eseridir. Otuz ciltlik bu eserin on beş ciltlik nüshası Daru’l Kutubi’l Mısriye kütüphanesinde korunmaktadır. Kur’an ilimlerinin hepsini veya ezici bir çoğunluğunu kapsayan eserler şunlardan ibarettir:

  • Fununu’l Efnan fi Ulumi’l Kur’an; İbni Cevzi (H. 597)
  • el-Mücteba fi Ulumi’l Kur’an; İbni Cevzi ( Her iki eser de Kahire’deki Daru’l Kütubi’l Mısriyye kütüphanesindedir).
  • Cemalü’l Kurra; Alemü’d-Din Sehavi (H. 641)
  • el-Mürşidü’l Veciz; Ebu Şame (H. 665), (Bu eser basılmıştır).
  • el-Burhan fi Ulumi’l Kur’an; Beru’d-Din Zereşki (H. 794), Muhammed Ebu’l Fazl İbrahim tarafından tashis edilerek dört cilt şeklinde hazırlanmış bu nefis eser en temel kaynaklardan birisidir.
  • Mevakiu’l Ulum min Mevakıi’n-Nucum; Celallettin Belkînî (H. 824)
  • el-İtkan fi Ulumi’l Kur’an; İran asıllı Mısırlı muhaddis ve Kur’an araştırmacısı Celaleddin Suyuti (H. 911). Bu eser Ulumu Kur’an dalından en önemli eserlerden sayılmış ve Farsçaya da tercüme edilmiştir.

İslam dünyasında yeni dönemde Ulum'il Kur’an hakkında yazılan en önemli kitapların bazıları şunlardan ibarettir:

  • Menahilü’l İrfan fi Ulumi’l Kur’an; Muhammed Abdülazim Zerkani, iki cilt.
  • Mebahisü fi Ulumi’l Kur’an; Subhi Salih.
  • el-Mucizetü’l Kübra; Muhammed Ebu Zühre (“Büyük Mucize” adıyla Zebihi Bey Farsçaya tercüme etmiştir).[113]

Tefsir ve Tevil

Tefsir, lügatte şerh etmek ve açıklamak anlamında olup Kur’an’da bir kez bu manada kullanılmıştır.[114] Ulum-u Kur’an âlimlerinin Tefsir kelimesi için yaptıkları birkaç tanım şöyledir:

  1. “Kur’an ilmi”[115]
  2. “Arap dilinin kanunları ve üslubuyla belgelendirilmesi kaydıyla Kur’an’da Allah’ın, bizzat Kur’an’ın, Hz. Peygamber (s.a.a) ve onun vasilerinin hedeflerini akıl, Kur’an, sünnet ve icma ile çelişmeksizin beşerin anlayabileceği bir dille anlatmaktır.”[116]
  3. “Allah Teâlâ’nın hedeflerine işaret etmesi yönüyle beşerin gücü nispetinde Kur’an hakkında bahseden bir ilimdir.”[117]
  4. “Kur’an’ın nüzulu, senedi, lafızları ve hükümleriyle alakalı konular etrafında bahseden bir ilimdir.”[118]

Suyuti tefsir ilmi yapma yetkisine sahip bir müfessirin, 15 ilim dalında hüner sabi olması gerektiğini yazmıştır:

  1. Lügat
  2. Nahiv
  3. Sarf
  4. İştikak
  5. Maani
  6. Beyan
  7. Bedi’
  8. Kıraat İlmi (ve Kıraat ihtilafları)
  9. Usulü Din (özelikle Kelam İlmi)
  10. Usulü Fıkıh
  11. Nüzul sebeplerini tanıma
  12. Nasıh ve Mensuh’u tanıma
  13. Fıkıh
  14. Mücmel ve müphemi açıklayan hadisler
  15. Mevhibet İlmi (İlmi Vehbi): Allah Teâlâ, bildiğine amel eden kuluna verdiği ve ona miras bıraktığı ilimdir. Bu tanımlamayla şu hadise işaret edilmektedir: “Kim bildiğine amel ederse Allah Teâlâ ona bilmediğini de öğretir.”

Suyuti bunları dile getirdikten sonra şöyle diyor: Bu ilim ve sanatları bilmeksizin Kur’an tefsir eden kimse Tefsir-i Bi'r-Rey (Kendi yanından yorum ve görüş bildirmek) yapmıştır ki bu tarz tefsir bizzat hz. peygamber (s.a.a) tarafından yasaklanmış/nehyedilmiştir.[119]

Tevil lügatte döndürmek ve çevirmek anlamındadır.[120] Bu kelime Kur’an-ı Kerimde kullanılmıştır.[121] İlk asırlarda tefsir ile tevil arasında fark yoktu. Hatta Taberi kendi tefsirinde sürekli tevil kelimesinden yararlanarak bu kelimeyi "tefsir" anlamında kullanmıştır. Gazali “Müsteşfa” kitabında şöyle yazıyor: “Tevil, bazen müteşabih ayetlerde olduğu gibi kelam ve mananın tevili için kullanılır. Bazen Hz. Yusuf’un kıssasında olduğu gibi rüya ve hükümlerin tevil edilmesi ve bazen de Hz. Musa’nın kıssasında salih birisinin kendi yaptıklarını Musa’ya yorumladığı gibi amellerin tevil edilmesi anlamında kullanılmıştır. Istılahta ise; Arap dilinin öngördüğü şekilde ve mecaz sanatındaki benzeme yönleriyle alakalı kurallara uyulmak suretiyle bir lafzın gerçek anlamından çıkartılıp mecazi anlamda kullanılmasına denir ki bu da; bir şeyin benzeri bir şeyle veya o şeyin benzerliği sebebiyle veya o şeye yakın bir şeyle isimlendirilmesi gibidir.” Bazıları tevili “Müteşabihatın Yorumlanması” olarak bilmiş ve “Kelamın zuhur denilen aşikâr manasının karşısında kelamın keşfedilen ikinci manasına batın demişlerdir.”[122] Et-Temhid’in yazarı, "Tevil" için getirdiği bir diğer tanımda şöyle diyor: Kelamın zahirinde gizlenen ve lafzın dışında açık emareyle anlaşılan mana ve mefhumdan ibarettir.[123] Ragıb İsfehaniMüfredat” kitabında şöyle der: “ Genellikle tefsir lafızlarda ve tevil ise manada kullanılır. Tefsir kelimelerinin manaları ve tevil ise cümlelerin manalarıdır.” Bazıları tefsirin ibaretlerin vez’i ile alakalı tevilin de emarelerden yararlanılan manalarla alakalı olduğunu söylemiştir. Muhammed Hüseyin Zehebi[124] tefsir ve tevil için çeşitli tanımları ve ikisi arasındaki farkları ortaya koyduktan sonra şöyle yazar: “Tefsir rivayet hakkında ve tevil dirayet hakkındadır.”[125] Kur’an-ı Natık (Konuşan Kur’an veya Canlı Kur’an), Ehlibeyt İmamları (a.s), sahabe ve sonraki Kur’an araştırmacıları tevil yapabilir ve bunların dışında Kur’an’ın tevili herkesin işi değildir.[126]

Tecvit ve Tertil

Basitçe tanımlamak gerekirse Kur’an’ı doğru okuma kurallarına tecvit ilmi ve Kur’an’ı doğru okuma sanatına da tertil denir. Tecvit, şer’i ve Kur’anî ilimlerdendir. Tecvit ilminin tarihi, asr-ı saadete yani Hz. Peygamber (s.a.a) hayatta olduğu döneme yani o hazretin Kur’an kelimelerinin doğru telaffuz edilip okunmasına ihtimam gösterdiği zamana dayanır. İslam ümmeti Kur’an’ın anlamını ve hükümlerini anlamak için kendisini zorunlu hissettiği gibi, kıraat imamlarından işittikleri kelime ve harflerin doğru telaffuz edilmesi için de gayret gösteriyordu. Nesilden nesle intikal ederek günümüze gelen ve aslı itibariyle Hz. Peygamber'e (s.a.a) ve onun sünnetine dönen Kur’an kıraati ile muhalefet etmek veya onu reddetmek caiz değildir. Tecvit ilmi, Kur’an kıratını, Hz. Peygamber (s.a.a) zamanındaki kıraate benzetmeyi hedeflemektedir.[127]

Tecvit, kıraat ilminin bölümlerindendir. Tecvitle kıraatin farkı şudur: Kıraat ilmi, Kur’an kelimelerinin hem i’rab hem de telaffuz açısından doğru okunup, hakkını vererek düzgün bir şekilde okunmasını üstlenen ilimdir. Tertil ise kelimelerin doğru şekilde birbirleriyle ilişkilendirilmesinden ibarettir. Tertil Kur’an-ı Kerim’in doğru, anlaşılır ve tane tane okunmasıdır. Kur’an’da birkaç kez tertil üzerinde durulmuş ve Müzzemmil suresinin üçüncü ayetinde açıkça şöyle buyrulmuştur: “Kur'an'ı tertille yani ağır ağır ve tane tane/anlaşılır bir şekilde oku.” Emirü’l Müminin’e bu ayette geçen tertilden neyin kastedildiği sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “Tertil harflerin doğru eda edilmesi ve Kur’an’ın durulması gereken yerlerine aşina olunmasıdır.”[128] İbni Cezeri, tertilin tanımında şöyle der: “Yavaş ve acele etmeksizin okumaktır ve Kur’an acele edilmeksizin nazil edilmiştir.” (Ve acele edilmeksizin de okunması gerekir).[129]

Sıra Alfabetik Sıralama Surenin Adı Ayet Numaraları Nüzul Sırası Mekki / Medeni
1 63 Fatiha 7 5 Mekki
2 16 Bakara 286 87 Medeni
3 1 Al-i İmran 200 89 Medeni
4 104 Nisa 176 92 Medeni
5 84 Maide 120 112 Medeni
6 12 Enam 165 55 Mekki
7 7 A'raf 206 39 Mekki
8 13 Enfal 75 88 Medeni
9 23 Tövbe 129 113 Medeni
10 114 Yunus 109 51 Mekki
11 110 Hud 123 52 Mekki
12 113 Yusuf 111 53 Mekki
13 37 Ra'd 43 96 Medeni
14 2 İbrahim 52 72 Mekki
15 30 Hicr 99 54 Mekki
16 103 Nahl 128 70 Mekki
17 6 İsra 111 50 Mekki
18 80 Kehf 110 69 Mekki
19 90 Meryem 98 44 Mekki
20 54 Taha 135 45 Mekki
21 9 Enbiya 112 73 Mekki
22 29 Hac 78 103 Medeni
23 98 Müminun 118 74 Mekki
24 108 Nur 64 102 Medeni
25 67 Furkan 77 42 Mekki
26 45 Şuara 227 47 Mekki
27 106 Neml 93 48 Mekki
28 75 Kasas 88 49 Mekki
29 60 Ankebut 69 85 Mekki
30 38 Rum 60 84 Mekki
31 82 Lokman 34 57 Mekki
32 43 Secde 30 75 Mekki
33 3 Ahzab 73 90 Medeni
34 42 Sebe 54 58 Mekki
35 64 Fatır 45 43 Mekki
36 112 Yasin 83 41 Mekki
37 49 Fussilet 182 56 Mekki
38 48 Sad 88 38 Mekki
39 41 Zümer 75 59 Mekki
40 62 Gafir 85 60 Mekki
41 68 Fussilet 54 61 Mekki
42 47 Şura 53 62 Mekki
43 39 Zuhruf 89 63 Mekki
44 34 Duhan 59 64 Mekki
45 25 Casiye 37 65 Mekki
46 4 Ahkaf 35 66 Mekki
47 87 Muhammed 38 95 Medeni
48 65 Feth 29 111 Medeni
49 31 Hucurat 18 106 Medeni
50 71 Kaf 45 34 Mekki
51 35 Zariyat 60 67 Mekki
52 55 Tur 49 76 Mekki
53 102 Necm 62 23 Mekki
54 77 Kamer 55 37 Mekki
55 36 Rahman 78 97 Medeni
56 111 Vakıa 96 46 Mekki
57 32 Hadid 29 94 Medeni
58 86 Mücadele 22 105 Medeni
59 33 Haşr 24 101 Medeni
60 96 Mümtehine 13 91 Medeni
61 50 Saf 14 109 Medeni
62 26 Cumua 11 110 Medeni
63 97 Münafikun 11 104 Medeni
64 20 Tegabun 18 108 Medeni
65 53 Talak 12 99 Medeni
66 19 Tahrim 12 107 Medeni
67 95 Mülk 30 77 Mekki
68 76 Kalem 52 2 Mekki
69 28 Hakka 52 78 Mekki
70 94 Mearic 44 79 Mekki
71 107 Nuh 28 71 Mekki
72 27 Cin 28 40 Mekki
73 91 Müzemmil 20 3 Mekki
74 88 Müdessir 56 4 Mekki
75 78 Kıyamet 40 31 Mekki
76 10 İnsan 31 98 Medeni
77 89 Mürselat 50 33 Mekki
78 101 Nebe 40 80 Mekki
79 99 Naziat 46 81 Mekki
80 57 Abese 42 24 Mekki
81 22 Tekvir 29 7 Mekki
82 14 İnfitar 19 82 Mekki
83 93 Mutaffifin 36 86 Mekki
84 11 İnşikak 25 83 Mekki
85 15 Buruc 22 27 Mekki
86 52 Tarık 17 36 Mekki
87 8 A'la 19 8 Mekki
88 61 Gaşiye 26 68 Mekki
89 66 Fecr 30 10 Mekki
90 17 Beled 20 35 Mekki
91 46 Şems 15 26 Mekki
92 83 Leyl 21 9 Mekki
93 51 Duha 11 11 Mekki
94 44 İnşirah 8 12 Mekki
95 24 Tin 8 28 Mekki
96 59 Alak 19 1 Mekki
97 73 Kadir 5 25 Mekki
98 18 Beyyine 8 100 Medeni
99 40 Zilzal 8 93 Medeni
100 56 Adiyat 11 14 Mekki
101 72 Karia 11 30 Mekki
102 21 Tekasur 8 16 Mekki
103 58 Asr 3 13 Mekki
104 109 Hümeze 9 32 Mekki
105 70 Fil 5 19 Mekki
106 74 Kureyş 4 29 Mekki
107 85 Maun 7 17 Mekki
108 81 Kevser 3 15 Mekki
109 79 kafirun 6 18 Mekki
110 105 Nasr 3 114 Medeni
111 92 Mesed 5 6 Mekki
112 5 İhlas 4 22 Mekki
113 69 Felak 5 20 Mekki
114 100 Nas 6 21 Mekki

Kur’anın Hadis ve Kadim Olması

Kur’an-ı Mecid hakkında ortaya atılan kelami ve akidevi konulardan bir tanesi de şudur: Allah’ın kelamı olan Kur’an acaba tıpkı Allah’ın zatı gibi “Kadim” ve “Halık” mıdır? Yoksa dünya ve yaratılan diğer şeylerin tamamı gibi “Hadis” ve “Mahlûk” mudur? Bu konu “Kelam” ilminin şekillenmesiyle ortaya atılmış ve hatta bazılarına göre asıl itibariyle “Kelam” ilmi, ilahi kelam hakkında ortaya atılan konuların vesilesiyle oluşmuştur. Bizzat Kur’an’ın bildirdiği gibi “Tekellüm” Allah’ın sıfatlarındandır.[130] Eş'arilik Kur’an’ın “Kelam-ı Nefsi”, “İlahi Zat’la Kaim”, İlahi Zat’ın kıdemiyle kadim ve zati bir sıfat olduğuna inanır. Ancak Mutezile ve Şia, ilahi “Tekellüm”ün Allah’ın fiili sıfatı olduğuna, Kur’an’ın “Kelam-ı Lafzi” ve “Hadis” olduğuna inanır.[131] Bu mesele Müslümanların usul ve furuu din meselesi olmadığı gibi din veya mezhebin zorunluluk içeren konularından da değildir. Ancak Kur’an hakkında ortaya atılan bu mesele hicri üçüncü yüzyılın başında; Harun Reşid’in hilafetiyle başlayıp Memun, Mu’tasım ve Vasık dönemlerinde yoğunluk kazanmış ve Mütevekkil döneminde de son bulmuştur.[132]

Kur’an’ın Zahirinin Hüccet Olması

Kur’an'ın Zahirinin Hüccet/delil olduğu konusu, daha çok Fıkıh Usulü terminolojisinde bahsi geçen konulardan ve ıstılahlardan birisidir. Bundan kastedilen şudur: Arapça bilen veya başka bir dile tercüme edildiği takdirde Kur'an ile muhatap olan insanlar, acaba sözün zahirine bakarak Kur’an’ı doğru anlayabilirler mi? Anladıkları miktar onlar için yeterli mi? bu idraklerinden sorumlu mudurlar Yoksa başkalarına veya diğer kaynaklara müracaat etmek zorunda mıdırlar? Ayetullah Hoi (r.a) bu konuyu ele alan makalesinde şöyle yazıyor: “Hiç şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.a) Kur’an’ın hedeflerinin anlaşılması için kendine has bir yöntem icat etmemişti, bilakis kendi kavmiyle, kavminin aşina olduğu anlama ve konuşma yöntemleriyle konuşuyor, onların anlamını anladıkları, ayetlerini düşündükleri ve emirlerini yerine getirip nehiylerinden kaçındıkları bir Kur’an’ı getiriyordu. Kur’an’ın bazı ayetleri açıkça bunu ortaya koymuştur.”[133] Kur’an’ın başka ayetlerinde ise Kur’an’ın içeriğine ve zahirinden anlaşılan şeylerin dikkate alınmasının gerekliliğine işaret edilmiş ve zahiriyle amel edilmesinin zorunluluğu beyan edilmiştir.[134] Burada göz ardı edemeyeceğimiz bir nokta vardır. Kur'an-ı Kerim nazil olduğu yıllarda Hz. Peygamber (s.a.a) onların arasındaydı. ayetlerin nasıl pratiğe dökülmesi gerektiği ve ameli yönleriyle nasıl uygulamaya geçirileceği konusunu onlara öğretmekteydi. Aksi halde o günkü insanlar da Kuran ayetlerinin zahirinden yanlış çıkarımlarda bulunabiliyorlardı. Örneğin: Peygamberin has ashabından biri olan Ammar b. Yasir, teyemmüm ayeti nazil olduğunda cenabet guslü yerine teyemmüm etmek isterken soyunup toprağın üzerinde yuvarlanarak vücudunun her yerine toprak temas ettirmek suretiyle teyemmüm etmiş olacağını düşünüyor ve bunu uyguluyor. daha sonra peygamber (s.a.a) teyemmümün kolaylık amacı taşıdığını ve nasıl yapılacağını göstermesiyle düzeltmeler yapılmıştır. Hac, namaz, kefen ve defin işleri vs. ameli olarak uygulama gerektiren ayetlerin hemen hepsinde aynı sorunu yaşamak mümkündür. ayrıca Kur'an'ın bazı ayetleri muhkemdir ve onların zahiri delil olsa dahi müteşabih ayetler hakkında aynısını söylemek mümkün olmayacaktır. anlaşılmayan noktada aramızda kendisine ulaşabileceğimiz bir peygamber veya masum imam da bulunmadığına göre, nüzul zamanıyla yaşadığımız asır arasında bunca zaman aralığının bulunması vb. durumları düşünüp değerlendirdiğimiz zaman, herkesin ayetlerin zahirinden anladığını hüccet bilmesi demek, insanlar adedince inançların türemesi demektir. Bu durumun olmaması için asrımızda her ne kadar peygamber veya masum imam olmasa da bu işi idrak etmek üzere ömrünü vermiş Kuran ilimleri ve tefsir üzerine ihtisas yapmış bilginlerin tefsirlerine ve görüşlerine müracaat etmek zorunludur.

Kur'an'da Ahkâm Ayetleri (Fıkıh)

Fıkıh ve Usul ıstılahında şeriat hükümlerinin ilk ve en önemli kaynağı olan Kur’an’a “Kitap” denilir. “Kur’an ilahi kanunlar bütünü ve hadislerin değerlendirilme ölçüsüdür ve ölçü olmaya da devam edecektir. Dolayısıyla Kur’an’ın Hz. Peygamber'e (s.a.a) nüzulünden günümüze kadar İslam fakihlerinin kaynağı olmuş, olmaya devam edecektir ki fekahat ve içtihadın tarihi süreci bu iddianın tanığıdır.”[135]
Bilindiği gibi Kur’an’da yaklaşık 500 tane fıkhi veya ahkâm ayeti vardır.[136] Ne var ki Kur’an’dan fıkhi çıkarımda bulunmak (istinbat) pek çok maarifi, Arap dili ve edebiyatına hâkim olmayı (lügat, nahif, meani ve beyan gibi), Kur'an ilimlerini (nasih - mensuh, muhkem ve müteşabih ve nüzul sebepleri gibi), şer’i ilimleri ve fıkıh ve usule dair ilke ve kuralları bilmeyi gerektirir. Zikri geçen ilimlerin elde edilmesinden sonra bir araştırmacı örneğin Kur’an’da gelen her “Emir” kipinin farzı bildirmediği gibi her farzın da “Emir” kipiyle açıklanmadığını anlayacaktır. Bazen “Nehy”, “Nefy ve Ahbar” kalıbında “İnşa”nın yerini tutar. Pratikte içtihat derecesine ya da içtihadın yakın bir derecesine ulaşmayan bir kimsenin Kur’an’dan fıki çıkarımda bulunmasının ilmi güvenirliği ve itibarı yoktur. Dolayısıyla Kur’an zahirlerinin hücciyetinin kolaylıkla kabul edilmemesinin sebebi budur. Elbette bu açıklamayla Kur’an’ın yalnızca sünnetin aracılığıyla anlaşılabileceğine inanan “Ahbariler”in sözünü teyit etmek istemiyoruz, zira “Ahbariler” Pak Masum İmamların (a.s) kendi sözlerinin doğruluk ölçüsü olarak Kur’an’ı ölçü saydıklarından gafildirler. Aksine bu açıklamayla “Usulcüler”in konumunu ve içtihadın gerekli ve önemli olduğunu teyit ediyoruz. Sonuç itibariyle araştırmacıların söyledikleri gibi Kur’an-ı Mecid “Katiyyü’s-Sudur” olduğu gibi aynı zamanda “Zannü’d-Delale”dir. İslam mezhepleri fıkıhçı ve Kur’an araştırmacıları Kur’an hükümleri konusunda pek çok kitap yazmışlardır.[137]

Kur'an'ın Tahrif edilemez oluşu

Tahrif, çoğunlukla kendisinden bahsedildiği anlamda, yani Kur'an'a bir takım sözcük ve kelimelerin eklenmesi veya ondan çıkarılması ve atılması; kısaca arttırılma veya eksiltilme işlevinden ibarettir. Bazı fırkalar, Şia'yı, Kur'an'ın tahrif olunduğuna inandıkları iddiasıyla itham etmektedirler. Özellikle kapıkulu uleması, bu iddialarında oldukça ısrarlıdırlar. Buna karşılık Şii âlim ve fakihler bunun bir iftira olduğunu ileri sürmüş ve bu ittihamları reddetmek amacıyla, Kur'an tahrifi üzerine söylemlerin, kesinlikle her hangi bir sıhhatinin olmadığını tekitle vurgulamış ve bu iddialarını ispat amaçlı, Kur'an'ın tahrif kabul etmezliği üzerine çok sayıda kitaplar yazmışlardır.
Ayrıca Şia inacı açısından, Kur'an'ın tahrif edildiğini iddia eden kimsenin açıkça küfrünü ilan etmiş olduğunu da beyan etmişlerdir. Zira Kur'an'ın tahrif kabul etmezliği konusu, bu mezhebin en temel inanç esaslarından biridir.
Evet, Şia âlimleri, bazı Şii yazarların bir takım rivayetlere dayanarak Kur'an'ın tahrif olduğu, bazı ayetlerde eksiltme veya artırmaların olduğu yolunda şüpheler icat edebilecek sözler sarf ettiklerini itiraf ediyorlar. Fakat Şia âlimleri bu tür rivayetlerin tamamının zayıf oldukları üzerineicma etmiş/görüş birliğine varmışlardır. Onlar açıkça bu tür rivayetlerin tamamının zayıf ve mevzu hadisler olduğunu açıkça beyan etmişlerdir.
Ayrıca bu tür rivayetlerin durumu, Ehlisünnet'in sıhahlarında bu meyanda nakledilen rivayetler babındandır. Zira onların sıhah kitaplarında da Kur'an'ın tahrif olduğu, eksiltilip, çoğaltıldığı yolunda, oldukça çok sayıda rivayetler nakledilmiştir. Yani eğer bu zayıf hadislerin varlığı itham nedeni sayılıyorsa, kendileri de aynı itham ile karşı karşıyadırlar. [138]
Ayetullah el-Uzma Ebulkasım Hoyi, konuyla ilgili olarak şöyle yazıyor: Bütün Müslümanların ortak görüşü ile Kur'an-ı Kerim, her hangi bir artırma ve dışarıdan bir eklenti yapmak suretiyle tahrif edilmemiştir. Kur'an'ı Kerim, birinci gurup tahriften (Yani Kur'an'a eklentiler yapılmak suretiyle tahrif edilmiş olması ihtimalinden) ümmetin ittifakıyla arıdır. Ancak Kur'an'dan eksilmelerin olup olmadığı konusunda farklı görüşler nakledilmiştir. [139]
Yine Ayetullah Hoyi'nin söylediğine binaen, Şia âlimleri arasında meşhur görüş şudur: Kur'an'da, bu ikinci anlamda /eksilme eksenli tahrif dahi söz konusu değildir. [140]

Şia'ya atılan iftiraların reddi

Şia âlimlerinin, bazı fırkaların kendilerine yamamaya çalıştıkları bu ithamları, ilk dönem ve son dönem âlimlerin beyanlarını şahit göstererek reddetmeleri yeterli olmadığı için, Kur'an'ın tahrif kabul etmezliği üzerine deliller getirmek suretiyle bu alanda çok sayıda kitaplar yazmışlardır. Bu alanda onların temel dayanakları ve en güçlü delilleri, Kur'an'ın bizzat kendi ayetleri, Ehlibeyt yoluyla gelen hadisler ve icma'dan ibarettir.

Şia âlimlerinin tahrif hakkında görüşleri

İlk dönem Şia Âlimlerinin görüşleri:

• Şeyh Saduk diyor: «Bizim inancımıza göre, Allah'ın, peygamberi Muhammed'e (s.a.a) nazil etmiş olduğu Kur'an, insanların ellerinde bulunan şu iki cilt kapağı arasında toplanmış olan kitaptan ibarettir ve ondan başka bir şey de yoktur. İnsanların ellerinde bulunan Kur'an ise 114 sureden ibarettir. Lakin bizim inancımıza göre, Duha ve İnşirah sureleri aslında bir suredir ve Kureyş suresi de Fil suresinin devamı ve ikisi aslında bir suredir. Bu durumda eğer birileri bize bundan başka bir yakıştırmada bulunacak olursa, yalancıdır ve iftira etmiştir. Ayrıca Kur'an surelerinin her birini okumanın sevabı, Kur'an'ın tamamını hatmetmenin sevabı, Nafile namazlarda bir rek'atta iki sure okumanın cevazı, farz namazlarda ise bir rek'atta iki sure okunmasının yasaklanmış olması yolunda nakledilen rivayetler, insanların elinde bulunan Kur'an'ı tasdik etmekte olduğunun açık bir göstergesidir. Aynı şekilde Kur'an'ın tamamının bir gecede okunmasının men edilmesi, üç günden önce okunmasının açıkça nehy edilmesi ve yasaklanmış olması da bu sözümüzü tasdik etmektedir.»[141]
• Şeyh Tusi şöyle diyor: «Bu kitaptan maksat, onun anlamlarını bilmek ve hedeflemiş olduğu şeyleri tespit etmekten ibarettir. Bu ilahi kitaba eksiklik ve fazlalık yakıştırmak da doğru bir fiil değildir. Zira böyle bir bakış onun hakkaniyetini zedeleyecektir. Hâlbuki İslam mezheplerinin ortak görüşleri bunun aksinedir. Bizim mezhebimiz açısından da en layık ve tercihe şayan görüş eldeki Kur'an'ın sahih olduğu ve her hangi bir eksiklik ve fazlalığın olmadığı yolundadır. Bu konuda seyit Murtaza'nın (r.a.) tesbiti bizlere yardımcı olmaktadır. O, şöyle diyor: Şia ve Ehlisünnet rivayetleri arasında Kur'an'ın eksiltilmiş ve artırılmış olduğu yolunda çok sayıda rivayetler nakledilmiş ancak onların tamamı zayıf ve Mürsel hadisler olup güvenilir değildirler.
İlmi ve ameli açıdan da her hangi bir getirileri yoktur. Bu tür rivayetler, genel anlamda ümmeti bu ilahi kitaptan soğutmak ve onunla iştigali kesmek amacıyla ortaya atılmış bir takım sözler olsa gerek.Bu gibi şeylerin peşinden gitmek, bir anlamda abesle iştigal olup, acilen terk edilmesi gerekir veböyle bir görüş, elimizde bulunan bu mukaddes kitaba atılmış bir iftiradır ve bu ümmetten kimse bu iki cilt arasında toplanmış olan bu ilahi emanete ne şüpheyle bakmış, ne de onda itiraza mahal bir nokta tespit edebilmiştir.» [142]
• Tebersi şöyel diyor: «Kur'an'ın eksiklik veya fazlalığına gelince, tefsir açısından bu düşünce tarzı pek uygun düşmemektedir. Zira fazlalığın olduğu hususu ümmetin icmasıyla reddedilmiştir. Eksiltmelerin olduğu hususuna gelince, Şia rivayetlerinde ve Ehlisünnetten Haşeviye tarikiyle bir takım rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetlerin içeriğinden Kur'an'da bir miktar değişikliklerin ve eksiltmelerin bulunduğu yolunda rivayetlere rastlanmaktadır. Fakat bizim mektep açısından en doğru olanı, söylenenlerin aksine bu ilahi kitabın hiçbir eksiltme ve ekleme olmaksızın, tam ve kâmil olduğu yolundadır. Bu konuda en güzel cevap, seyit Murtaza'nın Trablustan gelip bu konu üzerine soruları olan araştırmacı guruba vermiş olduğu cevaptır.» [143]
• Allame Hilli,kendisine, Kur'an'ın eksiltilip, artırılmış olabileceği üzerine şüphe uyandıran sözler ve rivayetler hakkında sorulan soruya karşılık şöyle diyor: «Hak ve doğru olun şudur: Bu ilahi kitap üzerinde ne bir değişiklik yapılmış, ne öncelik ve sonralık açısından bir el karışmış, ne bir eksiltme ve ne de bir artırma söz konusu olmamıştır. Böyle bir inanca sahip olmaktan da Allah'a sığınırım. Zira böyle bir inanç ve düşünce tarzı, Allah resulünün (s.a.a) bizlere tevatürle yetişen en büyük mucizesini yalanlamak demektir.» [144]

Son dönem Şia Âlimlerinin görüşleri:

• Şeyh Kaşifu'l-Gıta şöyle diyor: «Müslümanların ellerinde bulunan bu mevcut kitap, Allah'ın, kendi resulüne nazil etmiş olduğu kitabın ta kendisidir. Bu kitapta bulunan i'caz, meydan okuma, hükümlerin talimi, helal ve haramların bir birinden ayrıştırılmış olması, bu ilahi kitapta her hangi bir eksik, fazlalık veya bu kabilden bir tahrifin söz konusu olmadığının en açık delilidir. Buna binaen, ümmetin bilginlerinin icması/görüş birliği ile bu elde bulunan kitabın, Allah'ın peygamberine nazil ettiği Kur'an'ın ta kendisi olduğu üzerinde birleşmiştir. Fakat bazı fırkalara mensup, bu kitapta eksiltmelere ve tahrife delalet eden bir takım rivayetler nakledilmiş ise de bunlar itibar edilemez cinsten ahad, zayıf ve mevzu rivayetlerdir ki, bunların ilmen veya amelen hiçbir değer ve itibarları yoktur. Zira en başta Kur'an'ın kendisi onları reddetmektedir. Ayet-i Kerimede şöyle buyuruyor: "Zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz." Bu tip rivayetler için en güzeli, tevil olunabilecekleri tevil etmek, edilemeyecek olanları da duvara vurmaktır.» [145]
• Seyit Şerefuddin şöyel diyor: «Şia'ya nispet verilen şeylerden biri de ayetlerinde ve kelimelerinde düşmelerin olması nedeniyle, Kur'an'ın tahrif olduğu konusudur. Bu konuda bizim sözümüz şudur: Böyle bir söz sarf etmiş olmaktan Allah'a sığınıyoruz. Allah'a böyle bir iftirada bulunmaktan da beriyiz. Bize bu yakıştırmayı yapanlar da mezhebimiz hakkında oldukça cahil olduklarını ibraz etmişlerdir. Yahut bizlere iftira etmeyi amaçlamışlardır. Zira Kur'an-ı Kerim ve bu Zikr-i Kerim, bizim rivayetlerde bütün ayet ve kelimeleriyle, hatta harfleri ve hatta hareke ve sükûnları ile kesin bir tevatürle ve kati bir surette tam ve kâmil olarak Ehlibeyt imamları tarafından bizzat babaları vasıtasıyla, dedeleri olan Allah resulüne ve o hazretten Allah'a dayandırılarak zikredilmiştir. » [146]
• Allame Belaği, Kur'an'ın ayetlerinde fazlalık veya eksiklik olduğu ve tahrifini andıran rivayetler hakkında şöyle diyor: «Bu alanda nakledilen rivayetlere dikkat edilecek olursa, onların tamamına yakını senet bakımından oldukça zayıf olup, genel olarak Ahad hadislerdir. Rical ilmi bilginleri bu tip rivayetleri veya onları nakledenleri birkaç gurupta toplamışlardır:
a) Zayıf hadislerdir, mezhepleri fasittir, rivayetleri içeriksizdir.
b) Hem hadisleri hem de mezhepleri muztariptirler. Onların rivayetlerini gören her akıl sahibi anında reddeder. Bu tür rivayetler genel olarak zayıf hadislerden sayılmaktadır.
c) Bu rivayetlerde bulunan kimseler, genel olarak yalancılıkla itham olmuş kimselerdir. Ör: Bunlardan biri vakıfiye adıyla anılan guruptur ki, bazı ahad rivayetleri kendi işlerine geldiği gibi tefsir ederek yoldan çıkmışlardır. Onlar yeryüzünde Ehlibeyt imamlarının sekizincisi olan İmam Rıza'ya (a.s) en çok düşmanlık besleyen kimselerdirler.
d) Onlardan bir kısmı da Guluv ehli ve yalancıdırlar.
e) Onlardan bazıları da kendilerine iltifat edilmeyecek ve haklarında olumlu bir tevilin de mümkün olamayacağı derecede zayıftırlar. Bu tür rivayetlerin ravileri de yalancıdırlar.
f) Bazıları da rivayetleri bozmuşlardır. Genel olarak guluv inancında olanlar bu yola sapmışlardır.
Bu durumda bu tip rivayetlerden ve ravilerinden, bundan başka bir şey beklemek de doğru olmasa gerek.» [147]

Şia'nın, Tahrifi reddetme konusunda delilleri

Kur'andan deliller

Şia âlimlerinin, Kur'an'ın tahrif edilmiş olduğuna dair reddiyeleri konusuyla ilgili delillerinden bir kısmı, bizzat bu mukaddes kitabın kendisinden alıntı yapılmıştır. Onlardan bazıları şöyledir:
• Allah buyuruyor:
اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَاءَهُمْ وَاِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزٖيزٌلَا يَاْتٖيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهٖ تَنْزٖيلٌ مِنْ حَكٖيمٍ حَمٖيدٍ
Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler mutlaka cezalarını göreceklerdir. Şüphesiz o, çok değerli ve sağlam bir kitaptır.Ona ne önünden ne de ardından batıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir. (Fussilet, 41-42)
Bu durumda her kim Kur'an'da her hangi bir eksilme veya artırma iddiasında bulunursa, ona batılın yol bulmuş olduğunu iddia etmiştir. Hâlbuki yukarıda zikredilen ayet açıkça batılın Kur'an'a yol bulması ihtimalini reddetmektedir. Bu aynı zamanda açıkça Kur'an'dan eksiltme ve artırmanın da mümkün olamayacağının bir delilidir.
• Diğer bir ayette şöyle buyuruyor:اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz. (Hicr, 9)
Ümmetin âlimleri "Zikir" kelimesinden maksadın, Kur'an-ı Kerim olduğu üzerinde görüş birliğine sahiptirler. Bu durumda Mevla'mız, Kur'an'ı kendisi indirdiği gibi, onu koruma işini de kendi üzerine almıştır. Bu sözün mutlak gelişinden anlaşılan, bu koruma işlevinin bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli olduğu anlamındadır.

Rivayetlerden deliller

Ehlibeyt imamlarından gelen sahih rivayetlerde de elde bulunan Kur'an-ı Kerim'in, Allah'ın Peygamberine (s.a.a) nazil etmiş olduğu Kur'an'ın ta kendisi olduğu ve bu kitabın tam ve kâmil olduğu üzerinde ısrarla durmuşlardır. Örneğin: İmam Rıza'nın (a.s), Abbasi halifesi Me'mun'a yazmış olduğu bir mektubunda, İslam dininin gayet şeffaf ve hükümlerinin de apaçık olduğunu vurgulayarak, şöyle buyuruyor:
«وإنّ جميع ما جاء به محمد بن عبدالله صلى الله عليه وآله وسلم هو الحق المبين، والتصديق به وبجميع من مضى قبله من رسل الله وأنبيائه وحججه عليهم السلام. والتصديق بكتابه الصادق العزيز الذي { لَا يأتيه الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْةِ وَلَا مِنْ خَلْفِةِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ } وأنه المهيمن على الكتب كلّها، وأنه حقٌّ من فاتحته إلى خاتمته، نؤمن بمحكمة ومتشابهة، وخاصّة وعامّة، ووعده ووعيده، وناسخة ومنسوخة، وقصصه وأخباره، لا يقدر أحد من المخلوقين أن يأتي بمثله»
«Muhammed b. Abdullah'a (s.a.a) gelen/nazil olanın tamamı apaçık haktır ve tasdik edilmiştir. Aynı zamanda geçmiş ümmetlerin peygamberleri, nebileri ve imamları (a.s) tarafından da tasdik edilmiştir. Onların tamamı da bu sadık ve aziz kitap tarafından tasdik edilmiştir. Bu öyle bir kitaptır ki, Hikmet sahibi ve övgüye değer bir zat tarafından nazil olmuştur ve ona ne önünden ve ne de arkasından batıl bir şey yaklaşamaz. Hem o, kendisinden önce gelmiş olan kitapların içeriklerini tamamen kapsamaktadır. O, öyle bir kitaptır ki fatihasından, hatimesine kadar haktır. Biz onun muhkem ve müteşabihlerine, özel ve genel ifadelerine, vaat ve vaidlerine, nasih ve mensuhlarına, kıssalarına ve vermiş olduğu tüm haberlere iman etmişizdir.O, öyle bir kitaptır ki, onun bir mislini getirmek, mahlûkattan hiç kimsenin haddine düşmemiştir ve kimsenin böyle bir şeye gücü yetmez.»[148]

Sanat tarihi açısından Kur'an

Müslümanların sanat tarihi açısından, Kur'an-ı Kerim büyük önem arz etmektedir. Bu durumu en çok yazı sanatında, tezhib, teclid, edebiyat ve mimari sanatında gözlemlemekteyiz. Eskiden beri Kur'an'ın korunup yaygınlaştırılması işlemi daha çok el yazması nüshalarla yapılmakta olduğundan, Müslümanlar arasında güzel yazı sanatı oldukça ileri bir düzeye ulaşmıştır. [149]
Daha sonraki asırlarda Kur'an-ı Kerim zamanla, Nesih, Kufi, Sülüs, Şikeste ve Nesta'lik gibi daha değişik hatlarla yazılmaya başlandı. [150] Kur'an ayetleri, Fars ve Arap edebiyatlarında da oldukça geniş bir kullanım alanına sahiptir. Arap ve Fars edebiyatında hem düz yazılarda ve hem de şiirlerde gereken mevki ve makama oturmuştur. Ayrıca hem ibare ve hem de içerik olarak da oldukça usta kalemler tarafından işlenmiştir. [151]
Her şeyden daha öncelikli bir tarzda Kur'an ayetlerinin tesirinde kalan, İslam mimarisidir. Müslümanlar, camiler ve saraylar gibi tarihi binaların tamamına yakınında Kur'an ayetlerinden ilgili buldukları mekânlara nakşetmekten geri kalmamışlardır. Aynı şekilde Kur'an'da geçen cennet ve cehennem tasvirleriyle ilgili bir takım ayetleri de uygun gördükleri mekânlara nakşetmek suretiyle binaların mimarisine işlemişlerdir. [152]
Kur'an ayetlerinin, mekân uyumu ve yazı sanatı açısından en güzel örneğinin Beytu'l-Mukaddes'te yer alan Kubbetu's-Sehre mescidinde yer aldığı söylenmektedir. 71 h.k./691 miladi yılında yapılan bu binanın yazıtlarında, İslam dininin temel inançları, ayrıca Nisa, Âl-i İmran ve Meryem surelerinden bir kısım ayetler göze çarpmaktadır. [153]

Oryantalistler açısından Kur'an

Doğu toplumlarının dil, kültür, tarih ve coğrafyaları hakkında yapılmış çalışmalarolarak tanımlayabileceğimiz“oryantalizm”,on dokuzuncu yüzyıldanitibaren hız kazanmıştır.[154] Oryantalizmin akademik bir disiplin olarakkurumsallaşması,on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşmiş ise de Batı’nın Doğu’ya olan ilgisiçok eskilere dayanır.[155] Pek çoklarınca başlangıcı 1312’deki Viyana Konsulu kararlarınadayandırılanoryantalizmin temellerini, Haçlı Seferlerine dayandırmakmümkündür.[156]
Müslüman olmayan doğu bilimciler, Kur'an-ı Kerim'in edebi yönü, içeriği ve vahiy olup olmadığı üzerinde oldukça geniş çaplı araştırmalar yapmışlardır. Onlardan bazıları Kur'an'ı islam peygamberinin (s.a.a) sözü olarak algılamış ve şöyle diyorlar: Bu kitabın içeriği Yahudi ve Hristiyan kaynaklardan ve cahiliye dönemi Arapların şiirlerinden iktibas edilmiştir. Bazıları da her ne kadar açıkça Kur'an'ın vahiy olduğunu itiraf etmemiş olsalar da onun insan kelamının üzerinde bir tarza sahip olduğunu söylemişlerdir. [157]

Richard Bell, konuyla ilgili olarak şöyle diyor: Kur'an, edebiyat açısından içerdiği seci', tekrar ve teşbih sanatının sık kullanılması nedeniyle, onun Yahudi, Mesihi ve Hanif dininden etkilenmiş olduğu gayet açıktır. Buna karşılık Noldeke, Kur'an surelerini, özellikle de Mekki sureleri edebi açıdan, baştan sona İ'caz içerikli olduklarını ve Kur'an ayetlerini de müminlerin ruhunu vecde getirecek nitelikte, meleklerin nağmelerine benzetmiştir.
Fransız oryantalist olan Dr. Maurice Bucaille (Morris Bokay), Kur'an'ın bilimsel yönüyle İ'cazına dikkat çekmiş ve şöyle yazmıştır: Kur'an'ın bazı ayetleri, yeni bir takım bilimsel keşiflere imza atmasıyla, asri bilimlerin keşifleriyle tam bir uyum içerisindedir. O, buradan yola çıkarak, Kur'an'ın ilahi kaynaklı bir eser olduğu sonucuna varmıştır. [158]
Batı dillerine çevrilen Kuran tercümelerini inceleyecek olursak, Latinceye yapılan ilk tercüme, Cluny manastırı başkanı Pierre Le Venerable tarafından yönetilmiştir.(1141-1143) Bu tercüme, farklıekleme ve çıkarmalar, fazlaca kişisel yorumlar içerdiğinden güven ihtiva etmez. Bu denli meşhur bir tercüme bile gerekli güveni veremezken, diğer sıradan tercümelere dayanarak hareket etmek imkânsız denecek seviyede bir deneme olacaktır. Prof. Dr. Salih Akdemir, müsteşriklerin çevirilerine karşın şu cümleleri sarf etmiştir: ‘’Onlar (müsteşrikler) tarafından yapılan tercümelerin sağlıklı olmadığını, kasıtlı ya da kasıtsız birçok hata ihtiva ettiğini, burada özellikle belirtmek isteriz.’’ [159]
Kuran-ı Kerim’in, tamı tamına, harfiyen tercüme edilmesi, ne kadar çaba harcansa da imkânsızdır. Çünkü mukaddes kitapta açıklanmaya ihtiyaç duyan ayetler de bulunmaktadır ve bunları bizzat Hz. Muhammed (s.a.a) açıklamıştır. Bu imkânsızlık hususunda Georges Sale’ye de söz vermek isteriz. Georges: "Kuranı her ne kadar tarafsız olarak tercüme etmeye çalıştıysam da, okuyucularım Kuran metnine bağlı kalınmış bir ifadeye muvaffak olamadığımı göreceklerdir." (Sebilu’r-Reşat, 1954,VII/310) Yine İngiliz oryantalist M. Pickthallde şöyle diyor:"Kuran tercüme edilemez, ben bunu başardığımı iddia etmiyorum. Tercüme asla aslın yerini tutamaz."[160] diyerek vicdanlı, tarafsız oryantalist guruptan çok az da olsa bir kısmı açık açık Kuranın tercüme edilemeyeceğini itiraf etmişlerdir.
Fransa'nın en maruf müsteşriklerinden Gaston Care (Gaston Kar), 1913 senesinde Figaro Gazetesi'nde, yeryüzünden Müslümanlık kalkacak olursa, müsalemetin muhafazasına imkân olup olmadığı hakkında makaleler silsilesi yazmış ve o zaman bu makaleler, Şark gazeteleri tarafından tercüme olunmuştu. Fransız müsteşriki diyor ki:"Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün sâliklerine nazaran, dünyanın kıvamı olan bir dindir. Bu aklî dinin menbaı ve düsturu olan Kur'an, cihan medeniyetinin istinad ettiği temelleri muhtevidir. O kadar ki, bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esasların imtizacından vücud bulduğunu söyleyebiliriz. Filhakika bu yüce din; Avrupa'ya, dünyanın imarkârane inkişafı için lâzım olan en esaslı kaynakları temin etmiştir. İslâmiyetin bu faikiyetini teslim ederek, ona medyun olduğumuz şükranı tanımıyorsak da, hakikatin bu merkezde olduğu şüphesizdir."
Fransız muharriri, daha sonra Kur'anın umumî müsalemeti muhafaza hususundaki hizmetini mevzubahis ederek diyor ki:"İslâmiyet, yeryüzünden kalkacak ve bu suretle hiçbir Müslüman kalmayacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalır mı? Hâyır.. Buna imkân yoktur!" [161] Prens Bismarck (Bismark)'ın Beyanatı: "Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf-ı lahutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semavî kitabları tam ve etrafıyla tedkik ettimse de, tahrif olundukları için hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin Kur'anı, bu kayıddan âzadedir. Ben Kur'anı her cihetten tedkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin düşmanları, bu kitabın, Muhammed'in (s.a.a) kendi yazmış olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hârika bir eserin zuhurunu iddia etmek, hakikatlara göz kapayarak, kin ve garaza âlet olmak manasını ifade eder.Bu da ilim ve hikmetle uyumlu bir ifade değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (s.a.a) mümtaz bir kuvvettir. Kudret nizamının buna benzer, ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.
Sana muasır bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (s.a.a)! Muallimi ve naşiri olduğun bu kitap, senin değildir; o lahutîdir. Bu kitabın lahutî olduğunu inkâr etmek, mevzu ilimlerin butlanını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da göremeyecektir. Ben, huzur-u mehabetinde kemal-i hürmetle eğiliyorum." [162]
Mister John Davenport, "Hazret-i Muhammed (s.a.a) ve Kur'an-ı Kerim" ünvanlı eserinde Kur'an-ı Kerim'den bahsederken, şu sözleri söylüyor:"Kur'anın sayısız hususiyetleri içinde bilhâssa ikisi fevkalâde mühimdir:
Birincisi, Zât-ı Kibriya'yı ifade eden âyâtın ahengindeki ulviyettir. Kur'an-ı Kerim, beşerî za'flardan herhangi birisini Zât-ı Kibriya'ya isnaddan münezzehtir.
İkincisi ise, Kur'an başından sonuna kadar, gayr-ı beliğ, gayr-ı ahlâkîyahut terbiyeye muhalif fikirlerden, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münezzehtir. Hâlbuki bütün bu nakîsalar, Hristiyanların ellerindeki muharref kitab-ı mukaddeste mebzuliyetle vardır". [163]
Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:"Kur'anı bir kere dikkatle okursanız, onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyetlerinden biri, onun asaletidir. Benim fikir ve kanaatıma göre, Kur'an baştan sona samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed'in (s.a.a) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikatin ta kendisidir." [164]
İngiltere'nin en meşhur ve en büyük müverrihlerinden olan Edward Gibbon (Edvor Gibon), "Roma İmparatorluğu'nun İnhitat ve Sukutu" adlı eserinde şöyle diyor: "Ganj Nehri ile Atlas Okyanusu arasındaki memleketler, Kur'anı bir kanun-u esasî ve teşriî hayatın ruhu olaraktanımışlardır. Kur'anın nazarında, satvetli bir hükümdarla, zavallı bir fakir arasında fark yoktur. Kur'an bu gibi esaslar üzerinde öyle bir kanun vücuda getirmiştir ki, dünyada bir benzeri yoktur. Müslümanlığın en temel esası; Allah'ınteslisvetecessüdünü ve vahdet-i vücud akidesini reddetmektedir. Bu mutasavvıf akideler üç kuvvetli ulûhiyetin mevcudiyetini ve Mesih'in Allah'ın oğlu -hâşâ- olduğunu öğretmektedir. Fakat bu akideler, ancak mutaassıb Hristiyanları tatmin edebilir. Hâlbuki Kur'an bu gibi karışıklıklardan, iphamlardan âzadedir. Kur'an, Allah'ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofane bir dimağa mâlik olan bir muvahhit, İslâmı kabul etmekte asla tereddüd etmez. Zira Müslümanlık, bugünkü insanlığın düşünce seviyesinin oldukça üstünde bir dindir." [165]
Dr. Johnson şöyle yazıyor: "Kur'an şiir midir? Değildir, fakat onun şiir olup olmadığını tefrik etmek müşkildir. Kur'an şiirden daha yüksek bir şeydir. Bununla birlikte Kur'an ne tarihtir, ne tercüme-i haldir, ne de İsa'nın (a.s) dağda irad ettiği mev'ize gibi bir şiir manzumesidir. Hattâ Kur'an, ne Buda'nın telkinatı gibi tabiat ötesi bir eser veya bir mantık kitabıdır, ne de Eflatun'un herkese irad ettiği nasihatlere benzemektedir. Bu bir Peygamberin sesidir. Öyle bir ses ki, onu bütün dünya dinleyebilir.
Bu sesin aksi saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar! Bu sesin tebliğ ettiği din, önceyayılmış, sonra yenilikçi ve imar edici bir kuvvet şeklinde tecelli etmiştir. Bu nedenle, Yunanistan ile Asya'nın birleşen ışığı, Avrupa'nın karanlıklarını yarmış ve bu hâdise, Hristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı bir zamanda vuku' bulmuştur."[166]
Kur'an ayetlerini nüzul tarihine göre tercüme ve tertip eden İngiltere'nin en mutaassıb papazlarından Rodwell (Radvel), şu gerçeği itiraf ediyor:"Kur'an, Arabistan'ın basit bedevilerini öyle bir istihaleye uğratmıştır ki, bunların âdeta meshur olduklarını zannedersiniz. Kur'an putperestliği imha, Allah'ın vahdaniyet akidesini tesis, cinlere, perilere, taşlara ibadeti ilga, çocukları diri diri gömmek gibi vahşi âdetleri izale, bütün hurafeleri hiçe indirgemek ve taaddüd-ü zevcatı sınırlamak kaydıyla, bütün Araplar için İlahî bir lütuf ve nimet olmuştur. Kur'an, bütün kâinatı yaratan, gizli ve aşikâr herşeyi bilen, Kadir-i Mutlak sıfatıyla Zât-ı Kibriya'yı takdis ve tebcil ettiğinden, her övgüye layıktır. Kur'anın ifadesi veciz ve mücmel olmakla beraber; en derin hakikatı, en kuvvetli ve mülhem hikmeti takrir eden elfaz ile söylemiştir.
Kur'an, devamlı memleketler olmasa da, muzaffer cumhuriyetler vücuda getirmeye neden olacak esasları muhtevi olduğunu isbat etmiştir. Kur'anın esaslarıyladır ki; fakr u sefaletleri ancak cehaletleriyle kabil-i kıyas olan, susuz ve çıplak bir yarımadanın sekenesi, yeni bir dinin, hararetli ve samimî sâlikleri olmuşlar, devletler kurmuşlar, şehirler inşa etmişlerdir. Gerçekte Müslümanların heybetidir ki; bütün Hristiyan Avrupa'yı titreten bir azamet ve haşmet ihraz etmişlerdir."[167] Sembires Encyclopedia namıyla intişar eden İngilizce Maarif Ansiklopedisinde, Müslümanlıktan şu suretle bahsolunmaktadır:"İslâm Peygamberinin seciyesini aydınlatan Kur'an âyetleri, son derece mükemmel ve son derece müessirdir. Bu kısım âyetler, Müslümanlığın ahlâkî kaidelerini ifade eder. Fakat bu kurallar, bir-iki sureye münhasır değildir.
Bu âyetler, İslâmiyetin muhteşem bünyanında, altundan bir kordon gibi işlenmiştir. İnsafsızlık, yalancılık, hırs, israf, fuhuş, hıyanet, gıybet; bunların hepsi Kur'an tarafından en şiddetli surette takbih olunmuş ve bunlar, reziletin tâ kendisi olarak tanınmıştır. Diğer taraftan hüsn-ü niyet sahibi olmak, başkalarına iyilik etmek, iffet, hayâ, müsamaha, sabır ve tahammül, iktisad, doğruluk, istikamet, sulhperverlik, hakperestlik, herşeyden fazla Cenab-ı Hakk'a itimad ve tevekkül, Allah'a itaat...Vb. vasıflar, Müslümanlık nazarında hakikî iman esasları ve hakikî bir mü'minin başlıca sıfatları olarak gösterilmiştir.

Kur’an Araştırma Kaynakları

a) Kur’an Kavramları Sözlükleri

Lisanü’l Arap’tan tutun da ondan öncesi Mucemü’l Vasit’e ve daha sonraki sözlüklere kadar yazılan eserlerin tamamı Kur’an kavramları üzerinde yapılan çalışmaları ortaya koymaktadır. Bu genel kaynaklara ek olarak Kur’an-ı Mecid’in lafızlarını ele alan özel sözlükler ilk asırda yazılmıştır. Bu alanda kaleme alınan en eski eser “Mesaili Nafi b. Ezrak” tır (Nafi’nin Kur’an kelimeleri hakkında İbn-i Abbas’a soruları) ve Suyuti bunların tamamına “İtkan” kitabında yer vermiştir.[168] Söz konusu eserde yer alan lügatler “Mucemu Garibi’l Kur’an” başlığıyla basılmış ve kelimelerin yaklaşık tamamı İbn-i Ebi Talha kanalıyla İbn-i Abbas’tan rivayet edilmiştir. Kur’an kelimelerini ele alan en eski kavram sözlükleri şunlardır:Ebu Ebeyd Muammer b. Müsenna (H. 210)'nın, “Mecazü’l Kur’an”. Bu sözlük gerçekte sözlük olmanın ötesine taşarak zor ve mecazi metinlerin şerhini de yapmıştır. “Tevilü Müşkili’l Kur’an” ve “Tefsirü Garibi’l Kur’an”. Bu eserlerin her ikisi de İbn-i Kuteybe’ye aittir (H. 276). “Müfredat-ı Rağıp İsfehani” (H. 401). Tam ismi “Mucemu Müfredat-i Elfazi Kur’an” olan bu eser defalarca basılmış ve son zamanlarda Farsça'ya da tercüme edilmiştir. Damgani’nin “Kamusu’l Kur’an” adlı eseri de Farsça'ya tercüme edilmiştir. Tıflisi’nin “Vücuhu Kur’an”, adlı eseri “Lisanü’t-Tenzil” (müellifi meçhuldür) ve Mir Seyit Şerif Curcani’nin “Tercümanü’l Kur’an” gibi Arapça-Farsçadır. Şia müelliflerinden Fahrettin b. Muhammed’in Kur’an ve hadis ıstılahlarını içeren “Mecmeu’l Bahreyn” ve Hemu’nun “Tefsirü Garibi’l Kur’an” kitabıyla çağdaş asırda Şia yazarlardan iki lügat kitabı hatırlatılmaya değerdir: Seyit Ali Ekber Kurşi’nin “Kamusu Kur’an” (üç ciltte yedi cüz) ve Hasan Mustafavi’nin “et-Tahkik fi Kelimati’l Kur’ani’l Kerim”, on dört cilt.

b) Kur’an Ansiklopedileri

  1. “el-Mevsuatü’l Kur’aniyeti”, Değerleyen İbrahim el-Ebyari ( 11 cilt, 1405 k)
  2. “Dairetü’l Feraid”, Seyit Muhammed Bakır Muhakkik.

c) Kur’an İndeksleri

Kur’an indeksleri kelime ve konu indeksi olmak üzere iki kısımdır. Kur’an kelimelerinin indeksine “Keşşafü’l Ayat” 'da denilmiştir. “Ayet bulma” olarak da isimlendirilen “Keşfü’l Ayat” ile kelime bulma olarak isimlendirilen “Keşşafü’l Kelimat” arasında teknik fark vardır. Zira ayetin aranıp bulunmasını içeren “Keşşafü’l Kelimat” da yalnızca anahtar kelimelerin fihristi yapılmış ve anahtar olmayan harf ve kelimelere (örneğin ellezi veya ellezine) yer verilmemiştir. Ancak Keşşafü’l Ayat’da harfleri de kapsayacak şekilde Kur’an’ın tüm kelimelerinin tam fihristi yapılmıştır. Bununla birlikte her ikisi arasında yapısal ortaklık ve benzerlik vardır. Kur’an-ı Mecid’in Keşfü’l Kelimat’ı hakkında yapılan en meşhur çalışmalardan birisi Alman Müsteşriki ve Kur’an Araştırmacısı Gustav Leberecht Flügel’in (1802-1870) “Nucümü’l Furkan fi Etrafi’l Kur’an” adlı eseridir. Yeni asırda meşhur Kur’an araştırmacısı ve Farsça dilinde Kur’an tarihi yazarlarının en iyisi Şadervan Mahmut Ramyar’ın (Ş. 1363) Keşfü’l Ayati Elifba’ya benzer bir şekilde hazırladığı Fihristü’l Elfaz veya Fihristü’l Kelimat kitabıdır. Bu eserin elifba sıralaması kelimelerin asli köküne göre değil kelimelerin görünüşüne göredir, dolayısıyla İranlılar kolaylıkla bu kitaptan yararlanabilir. Keşfü’l Ayat konusunda yazılan en yaygın ve en meşhur kitap Muhammed Bakır Fuad Abdülbaki’nin (1882-1968) “el-Mücemü’l Müfehris li’l Elfazi’l Kur’ani’l Kerim” adlı eseridir. Bu kitapta, kelimelerin kökü esas alınarak elifba sırasına göre ve ayetin bir bölümüyle birlikte Kur’an’ın anahtar kelimeleri zikredilmiştir. Bu alanda yapılan son çalışma muasır Kur’an araştırmacılarından Dr. Mahmut Ruhani’nin kelimelerin kökü esasına göre değil, harflerin elifba sıralamasına göre hazırladığı “el-Mucemü’l Ahsa li Elfazi’l Kur’ani’l Kerim” adlı üç ciltlik çalışmasıdır. Bu alanda yapılan bir diğer çalışma Fransız Müsteşrik Jol Labum’un (1876 k) “Tefsilü’l Ayat” kitabıdır. Çok meşhur olmasına rağmen en faydasız eserlerden olan bu çalışmada Kur’an’ın tamamı 18 fasıl ve toplam 350 konuya ayrılmıştır. Kur’an-ı Kerim’in konulu indeksini içeren kapsamlı ve yöntemsel çalışması Kamuran Fani ve Behaüddin Hurremşahi tarafından hazırlanan “el-Fihrisü’l Mevzui li’l Kur’ani’l Kerim” kitabıdır.

d) Kur’an Araştırmaları Eserlerinin İndeksi

Kur’an araştırmacıları için en faydalı ve en gerekli kaynaklarından birisi de Kur’an araştırmaları eserlerinin indeksi ve Kur’an hakkında yazılan kitapların tanınması hakkında yapılan çalışmalardır. Nedim’in “Fihrist”, Katip Çelebi (Haci Halife)’nin “Keşfü’z-Zünun” ve Aga Bozorg Tahrani’nin “ez-Zeria” kitaplarında konu başlıkları veya konu başlıkları altında dağınık olarak Kur’an çalışmalarını içeren yüzlerde kitabın tanıtımı yapılmıştır. Bu alanda yapılan en önemli çalışmalar şöyledir:

  1. Fuad Sezgin, Tarihü’t-Turaki’l Arabî, tek cilt.
  2. Ahmet Münzevi (Tahran, Ş. 1348), Fihristi Nushahayi Hatti Farisi.
  3. Muhammed el-Humeyni, Fihrist-ü Muhatıbat Daru’l Kütübi’z-Zahiriyye.
  4. Charlez Amruz Usturi, Edebiyat-i Farisi ber Mebnayi Telifi Usturi, mütercimler: Yahya Aryin Pur, Siruz İzdi ve Kerim Keşaverz.
  5. Dr. Seyit Muhammed Bakır Hucceti, Fisrist-i Mevzui Nushahayi Hatti Arabi.

Yeni asırda Kur’an hakkında yazılan kitapların tanınması konusunda yazılan en önemli kitaplardan birkaçı şunlardır:

  1. Şevah İshak, Mucemu Musennefati’l Kur’ani’l Kerim (4 cilt, Riyad, H. 1403).
  2. Abdülcebbar er-Rufai, Mucemu’d-Dırasati’l Kur’aniye.
  3. Amirü’l Hulv, Mucemu’d-Dırasati’l Kur’aniye.
  4. Kur’an hakkında yazılan kitapların tanınması konusunda Urduca bir kitap yayınlanmıştır. Bu alanda yapılan en kapsamlı çalışma Huccetü’l İslam ve’l Müslimin Muhammed Hasan Bukai’nin “Kitapname-yi Bozorgi Kur’an’i Kerim” adlı kitabıdır.

Dış Bağlantılar

Dipnot

  1. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1630-1631
  2. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1632
  3. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1631
  4. Alusi Tefsiri, c.1; s. 8-9
  5. Hurremşahi, Daneşnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1631
  6. Bkz: “İtkan”, Farsça tercümesi, c.1, s.181 sonrası, Hurremşahi, Daneşnameyi Kur’an…, s.1631.
  7. Tevbe Suresi, 6
  8. Ayrıca bkz. Feth, 15; Kaf, 2; Buruc, 21
  9. EnbiyaSuresi, 50
  10. ŞuaraSuresi, 192.
  11. BakaraSuresi, 2; HicrSuresi, 1.
  12. Nisa, 174
  13. Yunus, 57
  14. Tefsiru'l-Kur'anu'l-Kerim, Mustafa Humeyni, c.1; s.7.
  15. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1631.
  16. Kaf, 2; Buruc, 21.
  17. Hicr, 87.
  18. Yasin, 2.
  19. Vakıa, 77.
  20. Hicr, 1.
  21. Sa'd, 29
  22. Fussilet, 41
  23. Bakara, 2
  24. Lokman, 3
  25. Şura, 51.
  26. Bakara, 97.
  27. میر محمدی زرندی، تاریخ و علوم قرآن، ۱۳۶۳ش، ص۷
  28. Vasfi, Garavi, Ulum-u Kur'an, 1393 h.ş. s. 46; Marifet, Et-Temhid, 1412 h.k. c.1, 55-56
  29. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1637
  30. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1633
  31. Tabatabai, Kur’an der İslam, s. 76
  32. Tabatabai, Kur’an der İslam, s 64
  33. Tarih-i Kur’an, s133; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1633
  34. Bakara, 185
  35. Kadir, 1
  36. İskenderlu, Ulum-u Kur'an,1379 h.ş. s. 41
  37. Misbah Yezdi, Kur'an Şinasi, 1389 h.ş. c.1, s. 139; İskenderlu, Ulum-u Kur'an,1379 h.ş. s. 41
  38. İskenderlu, Ulum-u Kur'an,1379 h.ş. s. 42
  39. İskenderlu, Ulum-u Kur'an,1379 h.ş. s. 42 ve 49
  40. Ferhengi Amari-yi Kelimati Kur’ani Kerim, Dr. Mahmut Ruhani, c.1/23; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1631.
  41. Tarih-i Kur’an, Ramyar, 543; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1631
  42. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1631-1632
  43. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1632
  44. Et-Temhid, c1-98/93; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1634
  45. Tarih-i Kur’an, Ramyar, s 211; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1634
  46. Tarih-i Kur’an, Ramyar, s 213; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1634
  47. Tarihi Kur’an, Ramyar, s. 255; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1634
  48. Tarihi Kur’an, Ramyar, s 280; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1634
  49. Tarihi Kur’an, Ramyar, s. 281; Tercümeyi İtkan, 1/201,205; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1634
  50. Seyyid el-Hoyi, El-Beyan fi Tefsir'il-Kur'an, s. 251
  51. Müttaki Hindi, Kenzu'l-Ummal, 2/571-587
  52. Tabatabai, Kur’an der İslam, s 113; es-Secistani, Kitabu’l Mesahif, s16; Suyuti, el-İtkan, c 1, s 161
  53. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1634
  54. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1635
  55. Tarih-i Kur’an, Ramyar, s.423; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1635
  56. Tarihi Kur’an, Ramyar, s 407-431; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1635
  57. (Hz. Ali’ye -a.s- nispet verilen Mushaf, İbni Mes’ud’un mushafı ve diğer sahabelerin mushafının keyfiyeti, Osman’ın yaptığı işin doğruluğu ve Hz. Ali’nin (a.s) onu teyit etmesi ve Pak İmamların (a.s) Mushaf-ı Osmani’yi kabul etmeleri hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek için bkz: Tahrif Napeziri-yi Kur’an).Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1635
  58. Marifet, Et-Temhid, 1412 h.k. 1/341
  59. Hürr-ü Amili, Vesailu'ş-Şia, 1412 h.k. 4/821
  60. Marifet, Et-Temhid, 1412 h.k. 1/342
  61. Ramyar, Tarihi Kur’an, s 601-603; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1642
  62. Kahire, 1324 k, 1/37; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1642
  63. Mecelletü Mecmei’l Lugati’l Arabiyeti bi Demeşk, el-Mücelled 54, cüz 3, Şaban 1399 k/1979 m, s 635-660
  64. Mecelletü Mecmei’l Lugati’l Arabiyeti bi Demeşk, el-Mücelled 55, cüz 1, Sefu’l Hayr 1400 k/1980 m, s 632-665
  65. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1642
  66. el-Merru Gaynani, Ali, el-Hidayetü fi’l Furu’, Hind, 1302 k, c 1/86; Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1642
  67. Bkz: Kitabu’l Heyevan, Tahkik: Abdüsselam Muhammed Harun, Kahire, 1353 k, c 1/74-75; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1643
  68. Bkz: Rey ve Nazari Sari Ayetullah Hoyi der el-Beyan, Ta’lika 5; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1643
  69. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1644
  70. Tarihu Cem’i Kur’ani Kerim, Celali Nayini, 406; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1644
  71. “Kur’anha-yi Çapi”, Kazım Müdir Şaneçi, Mişkat, 2. Sayı, s. 135; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1644
  72. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1644
  73. Hurremşahi, Daneşnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1636
  74. Hurremşahi, Daneşnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1636-1637
  75. Bakara, 23; Tevbe, 64; Nur, 1
  76. Hud, 13.
  77. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1632
  78. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1632-1633
  79. Bakara, 106; Nahl, 101; Bakara, 252; Al-i İmran, 7; Yusuf, 1; Nur, 1.
  80. Tarihi Kur’an, Ramyar, 570; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1632
  81. Müstefid, "Cüz" s. 228-229
  82. Müstefid, "Cüz" s. 228-229
  83. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1631
  84. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1633
  85. Nur-u Vahdet, s. 140
  86. Hurremşahi, Kur'an-ı Mecid, 1631-1632
  87. Tercümeyi İtkan, 46/1-47; Menahilü’l-İrfan, 1/186-187; Tarih-i Kur’an, Ramyar, s 601-603; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1637
  88. Et-Temhid, c 2/270; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1637
  89. Menahilu’l-İrfan, 2/72; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1637
  90. Tefsir-i Beydavi; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1637
  91. Bakara, 106.
  92. Nahl, 101.
  93. Ra’d, 39
  94. Tibyan Tefsiri, Ali İmran:7; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1637-1638
  95. Et-Temhid, 3/8; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1638
  96. Et-Temhid, 3/14; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1638
  97. Al-i İmran 138
  98. Hud 1
  99. Zümer 23
  100. Et-Temhit, 3/15; Hurremşahi’nin nakli, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1638
  101. Ali İmran 7
  102. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1641
  103. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1638-1639
  104. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1639
  105. Fussilet, 26.
  106. Müddessir, 25.
  107. Enfal, 31.
  108. Tur, 33-34.
  109. Hud, 13-14.
  110. Bakara, 23-24. Tercüme-yi Fuladvend
  111. Hurremşahi, Danişname-yi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1638
  112. Hurremşahi, Daneşnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1643
  113. Hurremşahi, Daneşnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1643-1644
  114. Furkan, 32.
  115. Kemali, Seyit Ali, Kanun-u Tefsir, s 27; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1639
  116. Kemali, Seyit Ali, Kanun-u Tefsir, s 46-47; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1639-1640
  117. Zerkani, Menahilu’l-İrfan, c1/471; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s 1640
  118. Zerkani, Menahilu’l-İrfan, c1/471; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s 1640
  119. Tercümeyi İtkan, c 1/570-572; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1640
  120. Kamus.
  121. Ali İmran, 7; Nisa, 59.
  122. et-Temhit, c 3/28; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1640
  123. et-Temhit, 3/30-31; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1640
  124. Kanuni Tefsir, s 31; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1640
  125. Et-Tefsiru ve’l-Müfessirun, 1/22; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1640
  126. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1640
  127. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1640
  128. en-Neşr, İbnü’l Cezeri, c 1/209; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1640
  129. en-Neşr, İbnü’l-Cezeri, c 1/207; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1640
  130. Nisa, 103.
  131. Hui; el-Beyan, “Hudusu’l Kur’an ve Kıdemuhu”, s 432; Hurremşahi’nin nakli, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1639
  132. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1639
  133. Muhammed Suresi 24; Zümer Suresi 27; Şuara Suresi 192-195
  134. Hurremşahi, Danişnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1639
  135. Cennati, Muhammed İbrahim, Menabiu İçtihat ez Didgahi Mezahibi İslami, s 6; Hurremşahi’nin nakli, Daneşnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1641
  136. Cennati, Muhammed İbrahim, Menabiu İçtihat ez Didgahi Mezahibi İslami, s 13-14; Hurremşahi’nin nakli, Daneşnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s.1641
  137. Hurremşahi, Daneşnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c.2, s. 1642
  138. Sahih-i Buhari, 18/113; Sahih-i Müslim, 5/116
  139. Hoyi, El-Beyan, 1430 h.k. s. 200
  140. Hoyi, Tefsir-i El-Beyan, 1430 h.k. s. 201
  141. Saduk, Risale-i İtikadat, s. 84
  142. Tusi, Et-Tibyan, 1/3
  143. Tebersi, Mecmeu'l-Beyan, 1/42-43
  144. Ecvibetu'l-Mesailu'l-Mehnaviye, s. 121. Bkz. Seyit Ali Milani, Et-Tahkik fi Nefyi't-Tahrif ani'l-Kur'ani'ş-Şerif, s.21
  145. Kaşifu'l-Gıta, Aslu'ş-Şia ve Usuliha, s. 220
  146. Seyit Şerefuddin, Ecvibetu'l-Mesail, s. 34
  147. Allame Belaği, Alau'r-Rahman fi Tefsiri'l- Kur'an, 1/62-63
  148. Saduk, Uyun-u Ahbaru'r-Rıza, s. 129
  149. Mahmudzade, Hüner-i hat ve tezhib-i Kur'an, s. 3
  150. Bkz. Cebbari-rad, Nurnigaran-ı Muasır, s. 66
  151. Bkz. Rastgu, Tecelli-yi Kur'an der edebi Farsi, s. 56; Caferi, Tesiri Kur'an der şi'r-i Farsi, s. 54; Turabi, Te'sir-i Kur'an der şi'r ve edeb-i Farsi, s. 52
  152. Girabar, Hüner, mimari ve Kur'an, s. 69
  153. Girabar, Hüner, mimari ve Kur'an, s. 71-72
  154. Bulut, Yücel, “Oryantalizm”, DİA, İstanbul 2007, XXXIII/428.
  155. Sönmezsoy, Selahattin, Kur’an ve Oryantalistler, Fecr Yay., Ankara 1998, ss. 27-30.
  156. Öztürk, Mustafa, “Oksidantalizm Bağlamında Afgânî-Abduh Ekolü”, Marife, sy. 3, s. 48.
  157. Kerimi, Müsteşrikan ve Kur'an, s. 35
  158. Kerimi, Müsteşrikan ve Kur'an, s. 35
  159. Salih Akdemir, Cumhuriyet Dönemi Kuran tercümeleri
  160. Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, 1947
  161. Gaston Care
  162. Prens Bismarck
  163. John Davenport
  164. Carlyle
  165. Edward Gibbon
  166. Dr. Johnson
  167. Rodwell
  168. Metni Asli, c . 2/67-105.

Bibliyografi

  • Kur’an-ı Kerim, Tecüme Muhammed Mehdi Fuladvend, Tahran: Daru’l Kur’ani’l Kerim, 1418 k/1376 ş.
  • Daneşnameyi Kur’an ve Kur’an Pejuhi, c 2, Bahauddin Hurremşahi, Tahran: Dustani Nahid, 1377.
  • es-Secistani, Abdullah b. Süleyman, Kitabu’l Mesahif, Beyrut: Daru’l Kutubi’l İlmiye, 1405 k/1985 m.
  • Tabatabai, Seyit Muhammed Hüseyin, Kur’an der İslam, Musahhih: Muhammed Bakır Behbudi, Tahran: Daru’l Kutubi’l İslamiye, 1376 ş.
  • Suyuti, Celaleddin, el-İtkan fi Ulumi’l Kur’an, Tahkik: Seyit el-Mendup, Lübnan: Daru’l Fikr, 1416 k/1996 m.