Öncelik: a, kalite: c
linksiz
kategorisiz
infobox'siz
navbox'siz
yönlendirmesiz
kaynaksız

Ebu Bekir

WikiShia sitesinden
(Ebu Bekir bin Kuhafe sayfasından yönlendirildi)
Şuraya atla: kullan, ara
Ebu Bekir Bin Kuhafe

Ebu Bekir b. Ebi Kuhafe (Arapça: أبو بكر بن أبي قحافة) veya kısa adıyla Ebu Bekir (573 – 23 Ağustos 634 / Hicrî 13) Hz. Resul-ü Kibriya Efendimizin (s.a.a) sahabesidir. Hz. Resulullah Efendimizin (s.a.a) vefatından hemen sonra, daha Efendimizin mübarek naaşı yerdeyken ve defnedilmemişken bir grup sahabe ile birlikte Peygamber Efendimizin (s.a.a) Hz. Ali’nin (a.s) kendisinden sonraki halife olacağına dair vasiyetine ve çok sayıda açıklamalarına rağmen, "Sakife-i Ben-i Saide" denen yere giderek, halife seçimine katılmıştır. Sakife-i Ben-i Saide’de bulunanlar, çeşitli tartışma ve münakaşalar sonunda bir oldu-bitti ile Ebu Bekir’i halife seçerek, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) halifesi unvanı ile ona biat etmişlerdir. Ehlisünnet in bakışına göre Ebu Bekir, Hulefa-i Raşidin’in (dört halifenin) ilkidir. Ünlü tarihçilere göre, Peygamberimizle birlikte hicret e çıkmış ve Sevr dağında gizlenmiştir. Kısa hükûmeti döneminde, "Fedek Vakıası", "Ridde savaşları" ve "Fütuhatlar" gibi İslam tarihinde kayda değer birçok önemli gelişme yaşanmıştır.

Doğumu, Soyu, Künye ve Lakapları

Ebu Bekir, bazı rivayet[1] ve ipuçlara göre (ömrü ve vefat tarihi) Ammu’l-Fil yılından iki yıl ve birkaç ay sonra (573- hicretten 50 yıl önce) Mekke’de dünyaya geldi.

Babası Ebu Kuhafe Osman (ö. 14) ve annesi ise, Sahr b. Amr b. Ka’bın kızı Ümmü’l-Hayr Selmi’dir. Her ikisi de Teym kabilesindendir ve beşinci atası Mürre vasıtası ile Peygamber Efendimizle (s.a.a) bir yakınlığı olduğu söylenmiştir.[2] Ehlisünnet'in naklettiği bazı rivayetlere göre Ebu Kuhafe, Mekke’nin fethinde[3] Müslüman olmuş, ancak bazı rivayetler bunu reddetmiştir.[4]

Bazı kaynaklarda nakledilen şiirlerde Ebu Bekir’e hakaret etmek için Ebu Bekir’in oğlu anlamında “Bekir”den (Bekir= genç deve) bahsedilmiştir.[5] Ancak Ebu Bekir’in "Bekir" adlı bir oğlu olduğunu ortaya koyan hiçbir kaynak yoktur. Ebu Süfyan gibi bazı muhalifleri Bekir’i (bekir= genç deve) Ebu Sufeyl (annesinin sütünden kesilen yavru deve) olarak alay ve istihza anlamında kullanmaktaydılar.[6] Cahiliyet döneminde Ebu Bekir’in ismi, Abdulkabe (Kâbe’nin kulu) idi. İslam dininden sonra Hz. Peygamber Efendimiz adını Abdullah (Allah’ın kulu) koymuştur.[7] Ehlisünnet kaynaklarının bazılarına göre, adının “Atik” olduğu ileri sürülmüş[8], ancak Ehlisünnet kaynaklarının çoğuna göre isminin değil, lakabının "atik" olduğu belirtilmiştir. "Atik" isminin ise, Peygamber Efendimizin (s.a.a) yüzünün güzelliğinden dolayı ona verdiği iddia edilmiştir.[9] Ebu Bekir’in kızı Ayşe’nin naklettiği bir rivayete göre, Peygamber Efendimiz (s.a.a) onu “Atikullah mine’n-Nar” olarak adlandırmıştır.[10] İsminin "Atik" olarak konulmasında bazı farklı görüşler de belirtilmiştir.[11]

Sünni kaynaklarda “Sıddık” (sadık, bağlı, doğrulayıcı) lakabı Ebu Bekir’e nispet verilmektedir. Nedenini ise, Peygamber Efendimizin Miracını onayladığından ona verildiği iddia edilmektedir.[12] Ehlisünnetin ünlü ravisi Ebu Hureyre’nin sahibinden nakledilen bir rivayette İsra gecesi Hz. Cebrail (a.s) ona bu lakabı vermiştir.[13] Hatta bazıları daha da ileri giderek, bu lakabın Cahiliyet döneminde de onun için kullanıldığını ve "Atik" lakabının da bunun sayesinde ona verildiğini iddia etmişlerdir.[14] Şefkat ve merhametinden dolayı ise “Avvah” lakabı, Hz. Peygamber Efendimizle birlikteliğinden dolayı da “Sahib-i Resulullah” lakabı da Ehlisünnet tarafından kendisine atfedilmiştir.[15]
Şia ulemaları “sıddık” lakabının Ebu Bekir’e verildiğini reddettikleri gibi, aynı zamanda yine Ehlisünnet'in[16] kendi kaynaklarından bu lakabın ve Sünnilerce Ömer’e atfedilen “Faruk” lakabının Hz. Ali’nin (a.s) lakaplarından olduğunu ispat etmektedirler. Şia ulemaları, bu lakapların gerçekten onlara ait olduğunun kabul edilmesi için, İslam tarihinin ilk günlerinde onlara verilmesi gerektiğini ileri sürmüş ve Hz. Ali’nin (a.s) halife olduğu dönemde Basra’da bu lakapların kendisine ait olduğunu açık açık ortaya koyduğunu belirtmişlerdir.[17]

Eşleri ve Çocukları

Tarihî kaynaklar, Ebu Bekir’in eşlerini şu şekilde açıklamıştır:

  • Ümmü Ruman, Ben-i Kenane kabilesinden Amir b. Umeyr’in kızıdır. Abdurrahman ve Ayşe’nin annesidir.
  • Kuteyle, Ben-i Amir b. Lu’y’dan olan Abduluzza b. Es’ad’ın kızıdır. Abdullah ve Esma’nın (Abdullah b. Zübeyr’in annesi) annesidir.
  • Esma, Umeys’in kızıdır. Muhammed b. Ebu Bekir’in annesidir.
  • Habibe, Harice b. Zeyd b. Ebi Zuheyr’in kızıdır. Ümmü Gülsüm’ün annesidir.[18]

Yaşamı ve İslam

Bazı rivayetlere göre Ebu Bekir, İslam’dan önce yumuşak huylu olarak tanınmakta, Kureyş tarafından sevilmekte ve ona saygı duyulmaktaydı.[19] Nakledildiğine göre ticaretle (kumaşçı) uğraşan bir gençti.[20]

Ebu Bekir’in nasıl Müslüman olduğuna dair Ehlisünnet arasında ihtilaflar vardır. Bazı Ehlisünnet âlimleri, Ebu Bekir’i Hz. Ali (a.s), Hz. Hatice (s.a) ve Zeyd b. Harise’den sonra Müslüman olan dördüncü kişi olarak bilmektedir.[21] Bundan dolayı bazı Sünniler, Ebu Bekir’in bu kişiler içinde (bunlara göre Hz. Ali (a.s) çocuk, Hz. Hatice (a.s) kadın ve Zeyd ise, köle olduğundan) Müslüman olan ilk özgür kişi olduğunu ileri sürmüşlerdir.[22] Taberi’nin, Muhammed b. Said’den naklettiğine göre Ebu Bekir, 49 kişiden sonra Müslüman olmuştur. Yani 50. Müslüman olan kişidir.[23] Ünlü araştırmacı ve tarihçi yazar Seyyid Cafer Murtaza, bu görüşün araştırmacı ve muhakkiklerin görüşü olduğunu ileri sürmüştür.

Mekke’de

Bazı Sünni kaynaklara göre, Ebu Bekir’in Kureyş arasındaki toplumsal konumundan dolayı, Mekke halkından bazıları onun Müslüman olmasından sonra Müslüman olmuştur: Osman bin Affan, Zubeyr b. Avam, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebu Vakkas ve Talha b. Ubeydullah.[24] Ancak bazıları bu rivayetlerde ve bu kişilerin Ebu Bekir’in tebliği ile Müslüman olmalarına kuşku duymaktadırlar. Örneğin Ebu Bekir’le Zübeyr, Sa'd ve Talha arasında yaklaşık 20 yaş fark olduğu ve aralarındaki yakınlıktan dolayı, bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını ileri sürmüşlerdir.[25] Ayrıca İbn-i Said’in[26] rivayetlerinin karşılaşmasıyla, Abdurrahman b. Avf'ın, Ebu Bekir’in daveti ile değil, Osman b. Maznun’la birlikte Müslüman olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni muhtemelen bu kişilerin Ömer tarafından belirlenen altı kişilik şurada olmaları ve sonradan gelen bazı ravilerce bazı hususlar da göz önünde bulundurularak, bunun Ebu Bekir’in yönlendirmesi ile olduğunu ileri sürmelerine neden olmuştur.[27] Bu görüşü güçlü kılan neden ise, bazı kişileri (sahabeleri) bunlardan daha öncelikli kılan başka rivayetlerdir.[28]

Müşriklerin Müslümanlara yönelik düşmanlıkları, işkence ve baskıları başlayınca, Ebu Bekir de bu durumdan muzdarip olmuştur. Ehlisünnet'in bazı kaynaklarında, Ebu Bekir’in müşriklerce yaralandığı belirtilmiştir.[29] Müşriklerce başlatılan bu işkence ve baskılar ile Ben-i Haşim’in ihraç edilmesinin ardından, Ebu Bekir, Hz. Peygamberin (s.a.a) izni ile Habeşistan'a hicret etmeye karar vermiş, ancak İbn-i Duggunne’nin (Kureyş’in etkin kişilerinden) öneri ve himayesi ile Mekke’ye geri dönerek, açıkça tebliğde bulunmuştur. Bunun üzerine baskılar yeniden başlamıştır.[30] Bazıları Ebu Bekir’in Mekke’de kalmasının ve Habeşistan'a hicret etmemesinin nedenini, Teym kabilesinin (Ebu Bekir’in kabilesi) Hilful Füdul ile işkence ve baskılardan muaf tutulmasından dolayı olduğunu ileri sürmüş, ancak Ben-i Teym kabilesi istemediğinden veya bunu yapamadığından Müslüman olmuş olan kabile üyelerini koruyamamış[31] ve Ebu Bekir de baskılara maruz kalmış ve mecburen Habeşistan'a hicret etmeye kalkışmıştır.[32]

Bazı Sünni kaynaklara göre Ebu Bekir, mal varlığının bir bölümünü bağışlayarak, Müslüman olan 7 kişinin müşriklerin işkencelerinden kurtulmasını sağlamıştır. Bunu yaptığı için de babası Ebu Kuhafe tarafından kınanmıştır.[33]

Medine’ye Hicret

Ebu Bekir’in Mekke’deki yaşamında en belirgin hadise, Peygamber Efendimizle (s.a.a) birlikte Medine’ye hicret etmesi ve Sevr mağarasında birkaç gün gizlenmesidir.[34] Bu hadise, Rebiülevvel ayının ilk Perşembe gecesi ve Bi'set'ten 14 yıl sonra gerçekleşmiştir. Meşhur görüşe göre, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) vahiy aracılığı ile kendisine yönelik öldürülme komplosundan haberdar olur. Ebu Bekir’le karşılaşan Efendimiz onu da yanına alarak, Mekke’den Medine’ye hicret eder. Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) hicretinden ailesi dışında kimsenin haberi yoktur. Ehlisünnet'ten İbn-i Hişam’ın yazdığına göre, hicret Ebu Bekir’in evinden başlamış ve hazırlığını da o yapmıştır.[35]

Sünniler, Ebu Bekir’in Peygamber Efendimiz (s.a.a) ile hicretini ve birkaç gün mağarada kalmasını oldukça önemsemiş veTövbe Suresinde geçen “Sani İsneyn”, “la tahzen” ve “fenzelellahu sekinetehu aleyhi” gibi tabirleri onun faziletlerinden saymışlardır.[36] Şöyle ki bazı Sünniler: “iki kişinin ikisi de mağaradaydılar” ifadesini Ebu Bekir’in halifeliğe layık olduğuna yormuşlardır.[37] Bazıları, Hz. Resul-ü Kibriya Efendimizin (s.a.a) diliyle Ebu Bekir’e hitap edilen “la tahzen” ifadesini, Peygamberimizin kavmi için üzülmesi olarak değerlendirmiş ve: «وَ لاتَحْزَنْ عَلَیهِمْ وَ اخْفِضْ جَناحَکَ لِلْمُؤْمِنینَ», «وَلا یحْزُنُکَ قَوْلُهُمْ»[38][39]لایحْزُنُکَ الَّذینَ یسارِعونَ فِی الْکُفْرِ»[40] ayetlerinde geçen hüzün ve korkaklığın reddedilmesinin hüzün ve korkaklığın günah ve masiyetine delil sayılmadıkları gibi, Allah’a ibadet addetmişlerdir.[41] Yine “aleyhi”deki (علیه) “ha” (ه) zamirinin Ebu Bekir’e döndüğünü iddia etmiş ve “Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi” ifadesini Allah’ın onun hakkındaki lütuf ve ihsanı olarak değerlendirmişlerdir.[42]

Şia müfessirlerle bazı Ehlisünnet ulemaları ise, “la tahzen” «لاتَحْزَنْ» kelimesinin açıkça “korkma” anlamında olduğunu belirtmiş ve bunun açıklamasında şöyle yazmışlardır: Kureyşliler, Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) hicrete çıktığından haberdar olunca, adam izleme ve takip etmede uzman olan Kürz b. Alkame b. Hilâl el-Huzâî aracılığı ile Efendimizin saklandığı mağaranın olduğu yere kadar giderler. Mağara önünde kendi aralarında konuşmaya başlarlar. Konuşmaları duyan Ebu Bekir, korkmaya başlar ve şöyle der: “Eğer ayak izlerine bakacak olurlarsa, bizi bulurlar.” Bunun üzerine Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurur: “Nasıl da zanda bulunuyorsun ki iki kişiden üçüncüsü Allah’tır.”[43] Ünlü Ehlisünnet tarihçisi Taberi, Ebu Bekir’in korktuğunu ve paniklediğini açıkça beyan etmiştir.[44] Onlar, «فَاَنْزِلَ اللّهَ سَکینَتَهُ عَلَیهِ» ayetindeki (علیه) kelimesindeki “ha” (ه) zamirinin de bu ayet ve önceki ayetlerdeki zamirlerin tamamının da: «تَنْصُروهُ» ,«نَصَرَهُ» ,«اَخْرَجَهُ» ,«یقولُ» ,«لِصاحِبِهِ» ve «أَیدَه»ُ Peygamber Efendimiz (s.a.a) hakkında olduğunu ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla nasıl olur da hiçbir delil, kanıt ve açık bir belirti olmadan "aleyhi" kelimesindeki “ha” zamiri, Peygamber Efendimiz (s.a.a) için değil de başka birisi, yani Ebu Bekir hakkında olmuş olur?

Ebu Bekir, Medine’ye hicretten sonra, Medine yakınlarında “Sunh” denen yerde, Khabib b. İsaf (Habib b. Yesaf) veya Harice b. Zeyd b. Ebi Zuheyr’in (Ben-i Haris b. el-Hazrec) evinde kalmıştır.[45] Bazı kaynaklara göre, Ebu Bekir Medine’de Peygamberimiz'in (s.a.a) yanında olmuş ve 8 ay sonra Muhacir ve Ensar arasında kıydığı kardeşlik ahdini Ömer’le kıymış ve ikisini kardeş olarak anmıştır.[46] Ancak Siyre-i İbn-i İshak’ın yazdığına göre, Ebu Bekir, Harice b. Züheyr’le kardeş olmuştur.[47]

Bazı Ehlisünnet rivayetlerine göre Ebu Bekir, Medine’de iki günde bir Peygamberimiz'i (s.a.a) görmeye giderdi[48] Bazı rivayetlere göre ise, Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) tüm gazvelerine katılmıştır.[49]

Gazvelere Katılması

Vakidi, Ebu Bekir’in katıldığı gazveleri şu şekilde sıralamıştır: Bedir[50], Uhud[51], Hamrau'l Esed[52], Ben-i Nadir[53], Bedru’l-Mev’ud[54], Mureysi[55], Hendek[56], Ben-i Kurayza[57], Ben-i Lihyan[58], Hudeybiye[59], Hayber[60], Mekke’nin Fethi[61], Huneyn[62], Taif[63], Tebuk[64] ve yine Necd[65] ve Zatu’l-Selasil[66] seriyyeleri.

İbn-i Ebi’l-Hadid, üstadı Ebu Cafer İskafi’den şöyle nakletmiştir: “Ebu Bekir, ne ok atmıştır, ne kılıç çekmiştir ve ne de bir kan dökmüştür.”[67]

Hz. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.a) Hayber gazvesinde Ebu Bekir ve yine Ömer’i Hayber kalesini fethetmesi için göndermiştir. Ancak hiçbiri Hayber kalesini fethetmede bir başarı gösterememiştir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) daha sonra şöyle buyurmuştur: “Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki Allah ve Resulü'nü sever; Allah ve Resulü de onu sever ve onun eliyle Hayber fethedilecektir.” Sonra İmam Ali’yi (a.s) çağırmış ve bayrağı ona vermiştir. İmam Ali de (a.s) Hayber kalesini fethetmiştir.[68]

Hz. Resul-ü Kibriya Efendimiz (s.a.a) ömrünün sonlarında Rumlara karşı bir ordu tertiplemiş ve bu orduda Ebu Bekir ve Ömer gibi tanınmış ve bilinen kişiler olmasına rağmen, ordu komutanlığı görevini daha yeni yetişen bir genç olan Usame b. Zeyd’e bırakarak, Ebu Bekir gibi sahabeleri onun emrine vermiştir.[69]

Beraat Suresinin İblağ Edilmesi

Ebu Bekir’in tartışılan görevlerinden birisi de hicretin dokuzuncu yılındaki hac emirliği ve Beraat (Tövbe) Suresinin iblağ edilme görevidir. Sünni tarihçi, İbn-i İshak’ın rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.a) Tebuk gazvesinden sonra, hicretin dokuzuncu yılının Zilhicce ayında Ebu Bekir’i Hac emiri unvanı ile Mekke’ye göndermiştir. Ancak Medine’den hareket ettikten sonra Tövbe Suresi nazil olur. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.a): “Bu mesajı ben veya benim ailemden olan birisi halka ulaştırabilir” diyerek Hz. Ali’yi (a.s) kendi devesine bindirip, Mekke’ye halka iblağ etmesi için gönderir.[70] Müfessirler ve tarihçiler arasında hac mevsiminde yaşanan bu olayın okunan ayetlerin sayısı, nerede okunduğu, ne zaman nazil olduğu (Ebu Bekir’in hareketinden önce mi, sonra mı), Ebu Bekir’in hac emirlik görevinden azledilerek Hz. Ali’nin (a.s) onun yerine atanması gibi konularda fikir ayrılıkları bulunmaktadır.[71]

Usame’nin Ordusu

Ebu Bekir’in son görevi, Ömer, Ebu Ubeyde Cerrah ve bir grup ileri gelen sahabeyle birlikte Usame b. Zeyd’in komutanlığındaki orduya Peygamber Efendimiz (s.a.a) tarafından asker olarak atanmasıdır. Ordu, Şam’a doğru Rumlarla savaşa gitmek için hazırlanır.[72] Vakidi[73] ve İbn-i Saad’ın[74] rivayet ettiğine göre, Hz. Resulullah (s.a.a) Veda Haccı'ndan sonra vefatına bir ay ve Sefer ayına dört gün kala Pazartesi gecesi, Rumlarla savaşmak için hazırlık yapmalarını emreder. Sonraki gün genç yaştaki Usame b. Zeyd’i yanına çağırarak, ordu komutanlığı görevini ona verir.[75] Ancak Hz. Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (s.a.a) onca vurgusuna rağmen, ordu hareket etmez. İlk önce Usame genç olduğu için bazı sahabelerce itirazlar edilmiş, ardından savaş ve sefer hazırlıkları bahanesi ile ordu bir türlü hareket etmemiştir. Daha sonra Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) hastalığının ağırlaştığı haberi Usame’ye ulaşmış ve Usame Medine’ye geri dönmüştür. Ebu Bekir, Ömer ve bazı sahabeler, Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a) açık ve net emri olmasına rağmen ordu kampından ayrılarak, Medine’ye geri dönmüşlerdir.[76]

Peygamberimizin (s.a.a) Ömrünün Sonundaki Cemaat Namazı Macerası

Hz. Resul-ü Kibriya Efendimiz (s.a.a) Usame komutasındaki orduyu Şam’a göndermek için uğraştığı hengâmede hastalığı şiddetlenmiştir. Öyle ki Bilal-i Habeşî namaz için ezan okuduğunda, ayağa kalkmaya ve mescide gidip namaz kıldırmaya hali kalmamıştır. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.a) namaz kıldırması için birisini görevlendirmek istemiştir. Bu namazın nasıl gerçekleştiği, namaz kılması için kimi görevlendirdiği, Peygamberimiz (s.a.a) olmadığı halde bu şekilde kaç namaz kılındığı ve hatta Ebu Bekir’in imametinde tam bir namazın kıldırılıp, kıldırılmadığı konusunda anlaşmazlıklar vardır.[77]
Bir rivayette nakledildiğine göre, Hz. Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) hastalığı ağırlaşınca şöyle buyurdu: “Birisini Ali’nin peşi sıra gönderin ve buraya çağırın.” Ancak Ebu Bekir’in kızı Ayşe, Ebu Bekir’in çağrılması için birisinin gönderilmesini, Ömer’in kızı Hafsa ise, babası Ömer’in çağrılması için birisinin gönderilmesini önerir. Hepsi Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) önünde toplanırlar. Sonra Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurur: “Sizler gidin, eğer size ihtiyacım olursa, çağırırım.”[78]

Rivayetlerdeki tüm farklılıklara rağmen bazı rivayetlerde nakledildiğine göre Ebu Bekir, Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) bu emrine rağmen, mescitte Peygamberimizin (s.a.a) yerine namaza durmuştur. Ama Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) bu namaz karşısındaki tepkisi hakkında çok farklı rivayetler nakledilmiştir. Ayşe’den nakledilen bir rivayete göre, Ebu Bekir namazda iken Peygamber Efendimiz (s.a.a) bir anda kendisini daha iyi hissetmiş ve ayağa kalkmıştır. İki kişiye dayanarak ve ayakları yerde sürüklenir bir şekilde mescide gitmiştir. Ebu Bekir, Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) geldiğini fark edince kendisini kenara çekmiş, ancak Peygamberimiz (s.a.a) olduğu yerde kalması için ona işaret etmiştir. Sonra Peygamber Efendimiz (s.a.a) öne gelmiş ve Ebu Bekir’in solunda oturmuştur. Efendimiz (s.a.a) oturarak ve Ebu Bekir ise, ayakta namaza durmuşlardır. Ebu Bekir, namazda Peygamber Efendimiz'e (s.a.a) ve halk ise, Ebu Bekir’e uymuştur.[79]

Bazı Sünni ulemalar, Ebu Bekir’in imametini daha belirgin kılmak için, Ebu Bekir’in insanlara namaz kıldırmasını onun hilafete evla olduğuna bir delil olarak ele almış ve hatta daha da ileri giderek alemlere rahmet olarak gönderilen iki cihan serveri Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) ona namazda uyduğunu bile iddia etmişlerdir.[80] Bu iddia, hatta bazı Sünni ulemalara bile o kadar çok ağır gelmiştir ki Hambeli Mezhebinin önde gelen büyük müfessir ve fakihlerinden Ebu’l-Ferec Abdurrahman İbn-i Cezvi’nin (511-597 h.k. / 1117-1201 m.) bunu reddetmek için “Afet-i Ashab-ı Hadis” adlı bir kitap telif etmesine neden olmuştur.[81]

Şia’nın Bakış Açısı

Şia uleması, Ebu Bekir’in Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) hastalığının şiddetlenmesi sırasında kıldırdığı namaz konusunu birkaç açıdan eleştiriye açmış ve rivayetlere tepki göstermişlerdir:

  1. Ayşe’den nakledilen bu rivayetlere neredeyse ittifak etmelerine rağmen, bu haber tevatür haddinde değildir ve hiçbir yerde buna istinat edilemez. Öte yandan Ayşe’nin bu rivayetlerde kendi çıkarlarına yönelik konuşması (çünkü babasının lehine konuşmaktadır) muhtemeldir.
  2. Siyer ve tarihçilerin icma ve ittifakı[82] ile Ebu Bekir’in o hengâmede Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) kendisine verdiği emre uyarak Medine’de değil, Curuf’taki Usame’nin ordusunda olması gerekirdi. Bundan dolayı, eğer Medine’de insanlara namaz kıldırmışsa, bu kesinlikle Peygamber'in (s.a.a) emri ve isteği ile gerçekleşmemiştir. Bu görüşü birkaç delil teyit etmektedir:

a) Nakledilen rivayette Peygamber Efendimiz (s.a.a) Hz. Ali’nin (a.s) çağrılması için emretmektedir. Ancak bu emri duyanlar Hz. Ali’nin (a.s) yerine Ebu Bekir, Ömer ve Abbas’ı çağırmaktadırlar.[83]

b) Hz. Resul-ü Kibriya Efendimiz (s.a.a) kuvvet ve takati olmadığı halde, iki kişinin (Hz. Ali (a.s) ve Fazl b. Abbas) yardımı ile çok zor koşullarda hasta haliyle camiye götürülmekte ve kendisi namaz kıldırmaktadır.[84]

Bütün bunlara rağmen Şia ulemasına göre, Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) hastalığı ağırlaştığında Ebu Bekir’in namaz kıldırdığını iddia eden rivayetlerin doğru olduğunu farz etsek bile bu durum, Ebu Bekir’in halifeliğine bir delil teşkil etmediği gibi, onun öncelikli olması anlamına da gelmemektedir. Zira bundan önce Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) insanlara namaz kıldırması için defalarca Hz. Ali (a.s), Usame b. Zeyd, Ebu Ubeyde Cerrah, Amr b. As ve Halit b. Velid’e ve bir defasında da Ebu Bekir’e emirde bulunmuştur.[85]

Sakife

Hz. Resul-ü Kibriya Efendimiz (s.a.a), hicretin 11. yılında Rebiyülevvel ayının 12’sinde ve Şia muhaddislerinin rivayetine göre ise, aynı yılın Sefer ayının 28’inde vefat etmiştir. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) vefatı o zaman daha küçük bir şehir olan Medine’de hemen herkes tarafından duyulmuş; muhtemelen bazıları daha o günlerde Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) sağlığının iyi olmadığını ve ölebileceğini (çünkü Efendimiz veda haccında bunu açıkça belirtmiştir) tahmin etmekte; bundan yararlanarak güç elde etmek ve iktidarı ele geçirme niyetleri gütmekteydi. Peygamber Efendimizin (s.a.a) vefat ettiği haberi duyulur duyulmaz ve henüz Hz. Ali (a.s), Fazıl b. Abbas ve birkaç kişi Peygamber Efendimizin (s.a.a) mübarek bedenine gusül vererek, defin işlemleri ile meşgul olmuşken, bu kişiler işe koyulmuşlardı. Hazreç kabilesinin lideri olan Sa’d b. Ubade, hasta ve ateşi olmasına rağmen, Sakife-i Ben-i Saide denen yerde Ensar’ın (Evs ve Hazreç) arasında oturmuş ve onların (Ensar’ın) faziletlerini anlatmakta ve halifelik konusunda muhacirlere oranla daha öncelikli olduğuna dair bir konuşma yapmaktaydı. Sakife’de yaşanan gelişmeler ve orada muhacir ve Ensar arasında yapılan konuşmalar hakkında rivayetler oldukça meşhurdur. Kaynaklar Ebu Bekir’in seçilmesinin bir çok tartışma, münakaşa ve konuşmanın ardından gerçekleştiğini açıkça ortaya koymuştur. Öyle ki Ensar’dan olan Habbab b. Munzir, Muhacirlere kılıç çekmiş ve Sa’d b. Ubade Ömer’in sakalını tutarak çekmiş ve o çekişmelerin yaşandığı hengâmede neredeyse ayakaltında kalıp ezilme tehlikesi geçirmiştir.[86] Daha sonra Muhacirlere bağlı olan Ben-i Eslam kabilesi, Medine’ye girmiş ve Ebu Bekir’e biat etmiştir. Ebu Bekir’in halifeliğine biat alma işini bu kabile kolaylaştırmış ve insanlardan biat almıştır.[87] Ömer’den[88] nakledildiğine göre, Ebu Bekir’in halife seçilmesi oldu-bitti ve emrivaki (felte) bir şekilde olmuş ve Allah insanları onun şerrinden korumuştur.[89]

Şeyh Mufid, Ebu Bekir ve yandaşlarının kazandığı bu zaferin delilini birkaç kelime ile şöyle özetlemiştir: “Hz. Ali’nin (a.s) Hz. Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) defin işlemleri ile meşgul olması, Ben-i Haşim’in Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) acısıyla yaslı olduğundan sahneden (bazı sahabelerin kendi başlarına halife seçiminden) uzak olması, Ensar arasında yaşanan anlaşmazlıklar, tulega (azat edilmiş köleler) ve kalpleri yumuşatmak için zekât verilen kâfirlerin işin gecikmesindeki kerahet.”[90]

Hilafetin Başlaması

Sakife macerasından bir gün sonra Ebu Bekir mescide gitmiş ve şöyle bir konuşma yapmıştır: “Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım halde, sizin başınıza geçtim. İyi işlerde bana yardım ediniz ve yanlış yaparsam bana doğru yolu gösteriniz… Sizin en zayıfınız benim yanımda da zayıftır. Onun hakkını ona inşallah ulaştırırım. Sizin en güçlünüz benim yanımda zayıftır; inşallah hakkı ondan alırım. Hiç kimse Allah yolunda cihadı terk etmesin. Cihadı terk eden toplulukları, Allah alçaltmıştır… Allah’a ve peygamberine uyduğum sürece, bana itaat ediniz ve eğer Allah ve Peygamberinin emirlerine uymazsam, bana itaat etme hakkınız yoktur. Namaza durunuz ve Allah size rahmet etsin.”[91] Ebu Bekir başka bir konuşmasında ise şöyle demiştir: “Ey insanlar! Ben de sizdenim. Şayet Resulullah’ın (s.a.a) yapmayı başardığı şeyleri benden de bekleyeceksiniz. Allah, Muhammed’i (s.a.a) insanlar arasından seçti ve afetlerden onu korudu. Ancak ben icat edici değil, tabi olanım. Eğer doğru yola gidersem itaat ediniz ve eğer hata yaparsam, doğru yola iletiniz… Biliniz ki benim bir şeytanım vardır. Bazen beni alaşağı etmekte ve her ne zaman benim yanıma gelirse, benden uzak durunuz…”[92]

Ebu Bekir’in yaptığı bu konuşmalar Sünni âlim ve araştırmacılar tarafından onun edep, tevazu, nebevi sünnete bağlılık, gelecek nesiller için hükûmet yönetimindeki değerli liderlik olarak yorumlanmıştır[93], ancak Şia uleması, Ebu Bekir’in konuşmalarını yakından inceleyerek, Ebu Bekir’in kendisinin yetersiz olduğunu itiraf ettiğini; bunun da onun hilafet konusunda liyakat ve kabiliyetinin olmadığına kanıt olduğunu savunarak, bu konuda kendi inanç temellerini (imamet) ortaya koymuştur.[94]

Ebu Bekir’in hilafeti o toplantıda kesinleşmesine rağmen, Muhacir ve Ensar’dan bir grup ona biat etmemiştir. Tarihi kaynaklarda Ebu Bekir’e biat etmeyenlerin bazılarının isimleri zikredilmiştir. Örneğin Hz. Ali (a.s), Hz. Fatıma (s.a), Sa’d b. Ubade, Abbas b. Abdulmuttalib, Fazıl b. Abbas, Zübeyr b. Avvam, Halit b. Said, Mikdad b. Esved, Salman-ı Farsi, Ebu Zer-i Gaffari, Ammar b. Yasir, Berra b. Azib, Ebi b. Ka’b, Huzeyfe b. Yeman, Huzeyme b. Sabit, Ebu Eyyup el-Ensari, Sehl b. Huneyf, Osman b. Huneyf, Ebu'l-Heysem et-Teyyihan, Sa’d b. Ebu Vakkas, Ebu Sufyan b. Harb.[95]

Bu kişiler arasında halife olma iddiasında olan Sa’d b. Ubade ve dünyevi çıkarlar peşinde olan Ebu Süfyan ve yandaşları dışındakilerin tamamı hilafetin Hz. Ali’nin (a.s) hakkı olduğunu ortaya koymuş ve bunun için mücadele etmişlerdir. Bu grup, Hz. Ali’nin (a.s) daha ilk günden beri Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yanında yer aldığını, İslam’a yaptığı hizmetlerin kimsenin yetişemeyeceği derecede hadsiz ve hesapsız olduğunu, Hz. Peygamber'e (s.a.a) olan yakınlığının normal akrabalık bağlarından öte olduğunu ileri sürmüş ve Sakife’de Ebu Bekir’in halife olması için iddia ettikleri sözlerin gerçekte Hz. Ali’ye (a.s) mensup olan faziletler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ebu Bekir’in seçilmesini sağlayan sözlerin aynısını bu grup Hz. Ali (a.s) için söylemiştir;[96] Ben-i Haşim de muhalifleri ikna etmek için onların ortaya koydukları delillerin aynısı ile öne çıkmaktaydılar.[97] Bu kişiler hilafetin Hz. Ali’nin (a.s) hakkı olduğunu ileri sürmekte idiler. Hz. Ali’nin (a.s) Şialarından başka bir grup ise, Hz. Ali’nin (a.s) İslam toplumunun halife ve önderliğini savunmakta; bunun en önemli dini bir makam olduğunu belirtmekteydiler. Bu grup Kur’an-ı Kerim’in şu ayeti kerimesine istinat ederek: “Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip, âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir.”[98] "Hz. Muhammed (s.a.a) ve Ehlibeyti Hz. İbrahim’in (a.s) zürriyeti olduğundan aynı üstünlük ve faziletlere sahiptirler" demiş [99] ve yine: “Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır, Resûlüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar ve rükû halindeyken zekât verenlerdir.”[100] ayet-i kerimesi ve başka bir çok ayet gereği[101] ve aynı şekilde mütevatir haddinde olan “Yevmu’d-Dar Hadisi[102], “Menzilet hadisi[103], “Gadir Hadisi[104] gibi hadisler gereği, hilafetin birilerinin seçimi ile değil, “nass ve tayinle” olduğuna inanmışlardır.[105]

Sa’d b. Ubade, ömrünün sonuna kadar Ebu Bekir ve Ömer’e biat etmemiştir. Ömer’in hilafeti döneminde Şam’a göç etmiş ve Havran’da bir gece yarısı öldürülmüş olarak bulunmuştur.[106] Ancak Ehlisünnetin ünlü tarihçisi Belazuri’nin, Medaini, Ebu Mihnef ve Kelbi’den naklettiğine göre Ömer, ‘bir kişiyi Havran’a göndermiş ve ona ikramda bulunmasını ve ardından ondan biat almasını; eğer biat etmezse, Allah’tan ona karşı yardım dilemesini ister.’ O kişi Sa’d’la karşılaşır ama ondan biat almayı başaramaz. O da bir okla onu öldürür. Daha sonra Belazuri çok meşhur olan: “Sa’d, cinler tarafından öldürüldü” sözüne işaret eder.[107]

İmam Ali’den (a.s) Biat Alınması

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) Ebu Bekir’e biat etmesi, nasıl biat ettiği, ne zaman biat ettiği konusundaki rivayetler farklı ve bazen de birbiriyle çelişmektedir. Bu rivayetleri iki ana kategoriye ayırmak mümkündür. Bir grup rivayet, lafız ve içerik açısından az bir farklılıkla şöyledir: Hz. Ali (a.s) umumi ve genel biatin ardından belli bir süre sonra o da Ebu Bekir’e biat etmiştir.[108] Rivayeti nakledenlerin arasında “Seyf”in de olduğu bir rivayet[109] ise şöyledir: “Ali (a.s) Ebu Bekir’in biat almak için oturduğunu duyunca, biat etmek için gecikme korkusundan (!!) izar (belden aşağı bağlanan bez parçası) ve ridasını (ihram gibi omuza atılan şal gibi bir parça) üstüne almadan gömlekli bir şekilde mescide gider ve biat etmek için oturur. Sonra izar ve ridasını getirmesi için birisini evine gönderir!!”[110] Başka rivayetlerde ise, Hz. Emirül Mümin’in Ali’nin (a.s) Ebu Bekir’e biat etmekten imtina ettiği ve bunun üzerine (Ebu Bekir ve adamlarının) biat almak için kendisine, ailesine ve yarenlerine baskıda bulundukları ve açıkça Hz. Ali’nin (a.s) biatten kaçındığı ortaya çıkmaktadır.[111]

Ömer b. Hattab, Mescid-i Nebi’de minberde yaptığı konuşmada Sakife olayına değinmiş ve şöyle demiştir: “Ali, Zübeyr ve bazıları, bizden uzaklaşmış ve Fatıma’nın evinde toplanmışlar.”[112] Ömer bu sözüyle Hz. Ali’nin (a.s) biat etmediğini ve bazılarının ona katıldığını itiraf etmektedir. Ancak Ehlisünnet tarihçilerinin birkaçı hariç, bu konunun bir kısmını veya tamamını ortaya çıkarmaya yanaşmamaktadırlar. Buna rağmen, bu konunun ayrıntıları kaynaklarda açıkça belirtilmiştir. Bu konudaki ilişkisiz ve ayrı her haber başka haberlerle kayıt altına alınmıştır. Bunlar belli olayları takip etmese de Hz. Ali’den biat talep edilmesinin Sakife toplantısından hemen sonra mı mescide gelinmiş ve biat edilmiş; yoksa umumi biatten sonra mı; ya da Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) defninden sonra mı olduğunu ortaya koymamaktadır.[113]

Güvenilebilecek Şia ve Sünni rivayetlere göre, Hz. Ali (a.s) 6 ay, yani Hz. Fatıma’nın (s.a) vefatına kadar Ebu Bekir’e biat etmemiştir.[114] Hatta bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, Hz. Ali (a.s) biat etmeden Ben-i Haşim’den hiç kimse Ebu Bekir’e biat etmemiştir.[115] Bu olaydan sonra “Huzeyfe b. Yeman, Huzeyme b. Sabit, Ebu Eyyub el-Ensari, Salman, Ebu Zer, Halid b. Said… gibi” Hz. Ali’nin (a.s) taraftarları (Şiaları) yavaş yavaş Ebu Bekir’e biat etmeye başlamıştır.[116] Bu kişiler biat sırasında Hz. Ali’ye (a.s) olan duygularını veya hilafet hakkındaki görüşlerini dile getirmişlerdir. Bir bölümü Farsça ve bir bölümü Arapça olan Salman-ı Farisi’nin sözlerini Ehlisünnet kaynakları da zikretmiştir. Salman şöyle demiştir: “Kerdaz ve Nakerdaz, yani yaptınız ve yapmadınız; eğer Ali’ye biat etmiş olsaydılar, baştan ayağa kazançlı çıkardılar.[117] Öyle anlaşılıyor ki Hz. Ali’yi Ebu Bekir’e biat etmeye zorlayan şey, dinden hızla çıkmalar, kabilelerin isyanları ve Arap yarımadasında ortaya çıkan yalancı Peygamberlerdir.[118] Bazı kaynaklarda ise, yapılan baskı, tehdit ve can tehlikesi gibi nedenlerle biatin gerçekleştiği ihtimali de verilmiştir. Zira rivayet edildiğine göre bir gün Ebu Hanife, Mumin Tak’a şöyle sormuştur: ‘Eğer hilafet Ali’nin (a.s) meşru hakkıysa, neden hakkını almak için ayaklanmamıştır?’ Mümini Tak cevaben şöyle demiştir: “Çünkü Sa’d b. Ubede’yi öldürdükleri gibi cinlerin de kendisini öldürmesinden korkmuştur!”[119]

İbn-i Kuteybe Dineveri’den İki Rivayet

El-İmamet ve’s-Siyaset kitabında diğer rivayetlerden daha kapsamlı iki rivayet nakledilmiştir:

Birinci rivayet şöyledir: Ömer, Üseyd b. Hudayr ve Selme b. Eslem’in de aralarında olduğu bir grupla birlikte Hz. Ali’nin (a.s) evine gitti. Ondan ve Ben-i Haşim’den mescide giderek, Ebu Bekir’e biat etmesini istedi. Ancak onlar kabul etmediler ve Zübeyr b. Avvam kılıçla dışarı çıktı. Selme, Ömer’in emri ile Zübeyr’in üzerine yürüdü ve kılıcını elinden alarak, duvara vurdu. Sonra biat etmesi için Zübeyr’i yanlarında götürdüler. Zübeyr, Ebu Bekir’e biat etti. Ardından Ben-i Haşim de biat etti. Ancak Hz. Ali (a.s) Ebu Bekir’in karşısında durup, Ebu Bekir’in halife olmak için Ensar karşısında iddia ettiği ve delil olarak zikrettiği şeylerin kendisine ait olduğunu belirterek, halifeliğin kendisinin olduğunu söyledi. Ömer dedi ki: Biat edinceye kadar senden el çekmeyeceğim. Hz. Ali ona (Ömer’e) şöyle dedi: "Hilafet sütünü iyi sağ ki sana da nasibi olacaktır ve bugün emirliği onun için sağlamlaştır ki yarın sana bıraksın." Sonra Ebu Bekir dedi ki: "Biat etmezsen seni ona mecbur kılmam." Sonra Ebu Ubeyde Cerrah Hz. Ali’den (a.s) hilafeti Ebu Bekir’e bırakmasını ister. Sonra Hz. Ali (a.s) kendisinin ve Ehlibeytinin hilafete olan hakkaniyetini muhacire anlattıktan sonra onlara heva ve heveslerine uymamalarını ve Allah yolundan sapmamalarını tavsiye eder. Beşir b. Sa’d Ensari, Hz. Ali’ye (a.s) şöyle der: Eğer Ensar Ebu Bekir’e biat etmeden önce senin bu sözlerini duymuş olsaydı, sadece iki kişi bile senin hakkında anlaşmazlığa düşmezdi. Gece yarısı Hz. Ali (a.s) Hz. Fatıma’yı bir merkebe bindirerek, Ensar’dan yardım etmesi için kapı kapı dolaştırır, ancak onlar: Ey Allah Resulü'nün kızı! Eğer eşin Ebu Bekir’den önce bizden istemiş olsaydı, onu Ebu Bekir’le bir tutmazdık…” derler. [120]

Muhtemelen bazı yerleri birinci rivayetle karışmış olan ikinci rivayet ise şöyledir: Ebu Bekir, kendisine biat etmeyip, Hz. Ali’nin (a.s) yanında toplananları sormuş ve Ömer’i onlara karşı çıksın diye göndermiştir. Ömer, Hz. Ali’nin (a.s) evine gelmiş ve onlara seslenmiştir. Ancak onlar dışarı çıkmamıştır… Sonra Ömer odun istemiş[121] şöyle demiştir: Ömer’in canı elinde olana andolsun ki eğer dışarı çıkmazsanız, içinde her kim olursa olsun evi yakacağım. Kendisine dediler ki: Ey Ebu Hafs! İçinde Fatıma da mı olsa? Dedi ki: Evet, o da içinde olsa.[122] Hz. Ali (a.s) dışındakilerin hepsi dışarı çıktı ve biat ettiler…[123] Bu konunun ardından yaşanan gelişmeler, yani Hz. Ali’nin (a.s) mesajı, Hz. Fatıma’nın (s.a) suçlayıcı sözleri, Hz. Ali’nin (a.s) biat etmesi için Ömer tarafından tahrik edilen kişilerin ikide bir gönderilmesi, Hz. Ali’nin (a.s) zorla mescide götürülmesi, Hz. Ali’nin (a.s) sert konuşmaları, Hz. Fatıma’nın (s.a) "ah ve beddua" içerikli konuşmaları ve sonunda Ebu Bekir’in ağlaması ve biat isteğinden vazgeçmesini istemesi gibi konular anlatılmıştır.[124]

Bazı kaynaklar, siyasi gerekçelerle bu haberi tam olarak vermeseler ve hatta bazı bölümlerine değinmeseler dahi, Ebu Bekir’in ölüm döşeğindeki bilinçli veya bilinçsizce yaptığı konuşmalar bunu teyit etmektedir. Bu rivayetlere göre, Ebu Bekir ömrünün sonlarında şöyle demiştir: “Evet, dünyada yaşanan şeylerden dolayı üzgün değilim. Sadece yapmamam gereken üç şeyi yaptım ve yapmam gereken üç şeyi yapmadım… Keşke Fatıma’nın kapısını savaş için kapatmış olsalar dahi açmasaydım…"[125] Yine Ben-i Haşim, Abdullah b. Zübeyr’e biat etmekten sakındığında, Abdullah b. Zübeyr onları yakmakla tehdit etmişti. Kardeşi Urve b. Zübeyr, bu işe Hz. Fatıma’nın (s.a) evine saldırılmasını gerekçe göstermiştir.[126]

Fedek

Ebu Bekir’in hilafetinin ilk günlerinde giriştiği işlerden birisi, Fedek’i zorla gasp edip ve ona el koyulmasıdır.[127] Bazı Ehlisünnet kaynakları Fedek’in müsadere edilmesine, Hz. Fatıma’nın (s.a) buna itirazını ve hakkı olan Fedek’i talep etmesini, Ebu Bekir’in cevabını ve Hz. Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.a) kızı Hz. Zehra’nın (s.a) ona karşı öfkesine değinmiş[128], bazıları ise, çok sayıda farklı rivayet naklederek, konuyu daha ayrıntılı bir şekilde ele almışlardır.[129]

Şia araştırmacı ve muhakkikleri, Ehlisünnetin kendi kaynaklarından ispat etmişlerdir ki Hz. Fatıma'tüz-Zehra (s.a) Fedek’in Ebu Bekir’in emri ile müsadere edilmesinden itibaren kısacık ömrünün sonuna kadar Medine halkının gözleri önünde defalarca Fedek üzerindeki hakkını delilleriyle kanıtlamıştır. Ebu Bekir’in buna tepkisi ve adamlarının biat almak için Hz. Ali’nin (a.s) evine saldırmaları, Hz. Fatıma validemizi (s.a) o kadar çok üzmüş ve öfkelendirmiştir ki ömrünün sonuna kadar Ebu Bekir’le konuşmamış, onun ve kızı Ayşe’nin cenaze ve defin işlemlerine katılmalarını yasaklamıştır.[130]

Ebu Bekir, bir defasında Hz. Fatıma’dan (s.a) delillerini duyunca ağlayarak, mülkün Hz. Fatıma’ya (s.a) ait olduğuna dair senedi yazmıştır. Ancak Ömer durumu öğrenince Ebu Bekir’e itiraz etmiştir. Sonra senedi yırtıp atmıştır.[131]

Bazı Ehlisünnet ulemaları, Fedek’e el konulması ve müsadere edilmesini içtihat ve halifenin yetki alanı içinde olduğunu iddia etmiştir. Ancak Şialar, bu müsaderenin yalnızca Ebu Bekir zamanında olduğunu buna karşı beytülmaldan alınan bağış ve katkılarla hilafet temellerinin güçlendirildiğinin tarihi kaynaklarda geçtiğini;[132] bu durumu ağır bir şekilde eleştirmekte ve Hz. Fatıma’nın (s.a) incitilmesini, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) buyruğu ile Allah ve Resulünün incinmesiyle aynı saymakta; bunun çok büyük ve affedilmez bir günah olduğunu ve bu durumu Ebu Bekir’in kötü işlerinden biri olarak saymaktadırlar.

Usame'nin Ordusunun Gönderilmesi

Fedek’i zapt ettikten sonra Ebu Bekir’in ikinci resmi icraatı, Usame'nin ordusunun donatılması olmuştur. Halife, Arap yarımadasında baş gösteren karışıklıklara rağmen hassas bir dönemden geçtikleri gerekçesiyle, Usame’nin ordusunun gönderilmesine karşı çıkan Ömer ve Ebu Ubeyde gibi iki danışmanın aksine, Usame'nin ordusunun gönderilmesini Hz. Resulullah’ın (s.a.a) emrini yerine getirmek gerekçesiyle zorunlu bilmekte ve kendisine karşı çıkanlara: ‘Ebu Bekir’in canı elinde olan Allah’a andolsun ki yırtıcıların bizi kaçırma endişesi olsa dahi, Peygamberin emrettiği gibi orduyu göndereceğim…’ demiştir.[133]

Ridde Savaşları

Hz. Resul-ü Kibriya Efendimizin (s.a.a) vefat haberi henüz Arap yarımadasının tamamında duyulmamışken, birçok bölgede farklı tepkiler baş göstermiştir. Bir çok tarihî kaynağa göre, Ebu Bekir’in irtidat (dinden dönme) bahanesiyle savaştığı kişiler namaz kılmaktaydılar. Yani tevhide ve nübüvvete inanmaktaydılar. Ehlisünnetin ünlü tarihçisi İbn-i Kesir’in naklettiğine göre[134] İbn-i Mace dışındaki tüm ehl-i hadisin rivayet ettiğine göre Ömer, Ebu Bekir’e itiraz etmiş ve Peygamberin sünnetine aykırı olarak Allah’ın birliğine ve Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğine inanan insanlara karşı nasıl savaşabileceğini sormuş ve Ebu Bekir ise, şöyle demiştir: ‘… Allah’a andolsun ki namazla zekât arasında fark koyanlarla savaşacağım.’ Taberi’nin de naklettiğine göre namazı kabul edip, zekât vermekten kaçınan Arap topluluklarından bazı gruplar Medine’ye gelmekteydiler.[135] Bunların arasından bazıları, Ebu Bekir’in hilafetini kabul etmeyerek itiraz etmekte ve ona zekât vermekten kaçınmaktaydılar.[136]

Bazı tarihçi ve uzmanlara göre, kararlı Müslümanlar dışında o günlerde Arap yarımadasındaki insanlar üç grup idiler: 1. İslam’dan tam olarak dönmüş gruplar; 2. Yalnızca zekât vermekten kaçınan ve ancak namaz kılan gruplar; 3. Beklemeyi seçen çoğunluk grup. [137]

Bazıları bu savaşları ve yine Malik b. Nuveyre’nin Halit b. Velid tarafından öldürülmesinin Ebu Bekir tarafından teyit edilmesini kitap ve sünnete aykırı bilmekte ve Ebu Bekir’i eleştirmektedirler. [138] Sahabenin ve Ehlisünnet'in ileri gelenlerinden bazıları Ebu Katade Ensari, Abdullah b. Ömer ve hatta Ömer’in kendisi dahi, Malik b. Nuveyre’nin öldürülmesi konusundaki görüşleri Şia ulemalarının görüşleriyle aynıdır.[139]

Ebu Bekir, görüntüde yumuşak ve mülayim olmasına rağmen, ordu komutanlarına "ayaklananların ortadan kaldırılması ve cezalandırılmaları" konusunda emir vermişti. Nitekim nakledilen rivayetlere göre, Fücae Sulemi’ye (İyas b. Abdiyaleyl) davranışı bunu açıkça ortaya koymaktadır. İyas, Ridde ile savaşmak için Ebu Bekir’in yanına gelmiş ve ondan silah ve gerekli malzemeleri tedarik etmişti. Ancak gerekli malzemeler sağlanırken, Müslümanların mallarını yağmalamıştı. Ebu Bekir onu mağlup edip tutuklattıktan sonra, Medine musallasında büyük bir ateşin yakılmasını emretmiş ve sonra onu elbiselere (muhtemelen kilim benzeri bir şeyle) sarılmış bir şekilde ateşe attırarak, yaktırmıştır.[140]

Böylelikle Ebu Bekir, halifeliğine karşı çıkan muhaliflere ve İslam düşmanlarına karşı savaşını başlatmış; adamlarının da yardımıyla iki buçuk ay kadar kısa bir süre zarfında isyanları bastırmayı başarmış ve Esvedü’l-Ansi, Tuleyha B. Huveylid, Secah ve Müseyleme gibi yalancı peygamberleri yarım yıl içerisinde temizleyerek, ortadan kaldırmıştır.[141]

Arap Yarımadası Dışındaki Fetihler

Ebu Bekir, Ridde savaşları ve iç isyanları bastırdıktan sonra, Irak ve Şam’ı tasarruf altına almak için ülke fetihlerine başladı.

İran’a Saldırı

O günlerde Sasani imparatorluğu, iç karışıklıklar ve Şahların Medain'deki (Tizbon) (kadim Mezopotamya'nın en önemli ve büyük şehirlerinden biridir. 800 seneden fazla bir süre Pers İmparatorluğunun ve devamı olan Sasani İmparatorluğu'nun başkenti olmuştur) çekişmeleri sonucu, ülke parçalanmanın eşiğine gelmişti. Kuzeybatı Arabistan'daki bir kabilenin reisi olan Müsenna b. Harise, Ebu Bekir'in halifelik döneminde ilk defa Sasaniler üzerine akınlar yapmaya başladı. Bu akınlar sırasında yağmalar yaparak, büyük ganimetler elde ettiği haberleri tüm Arabistan'a yayıldı. Ridde savaşından sonra Müslüman olan Müsenna b. Harise Medine'ye giderek, akınları ve sonuçları hakkında Ebu Bekir'e bilgiler verdi. Kendisine emirlik yapmasını ve bu unvanla İran’a saldırma teklifinde bulundu. Bu gelişmeleri bir fırsat olarak gören Halife Ebu Bekir, Müsenna b. Haris’e bir askeri komutan olarak unvan verdi. Belazuri’nin naklettiğine göre Halife Ebu Bekir, ilk önce Haris’e İran’ı fethetmesi için komutanlık görevi vermeyi düşünmüş, ancak sonradan vazgeçmiş ve yalancı peygamber Meseyleme’ye karşı Yamama muharebesinde galip olan Halid b. Velid’e bu görevi vermeyi uygun görmüştür. Halife Ebu Bekir, tüm Arabistan'dan toplanan gönüllü askerleri Halid b. Velid'e gönderip, bir Arap ordusu kurdurdu. Kuzeydoğu Arabistan'da bulunan kabile liderleri olan Musenna b. Haris’e, Mazhur b. Adi, Harmala ve Sulma'nın da kendi kabile mensuplarından kurulan kabile birliklerinin başında, bu orduya destekçi olarak katılmalarına emir verdi.[142] Mart 633 yılının üçüncü haftası içinde Halid b. Velid 10,000 kişilik bir ordunun başında Yamama şehrinden İran’a doğru harekete geçti. Kuzeybatı Arabistan'daki kabilelerin iki binerlik kişilik destek birlikleri de Irak sınırlarında ona katıldılar. Böylece Halid b. Velid, 18,000 kişilik bir hafif süvari ordusu ile Sasanilerin elindeki Irak'ı fethetmek hedefiyle hücumuna geçti.<br /

Ordu Irak'a girdikten sonra, Sasani eyalet ordularına karşı peş peşe dört muharebeye girerek, zafer kazandı. Günümüzdeki Kazıma, Kuveyt yakınlarındaki bir mevkide "Salassıl Savaşı", Fırat Nehri yanında "El-Mezar Nehir Savaşı", "Valaca Savaşı" ve "Ullays Savaşı" veya "Kan Nehri Savaşı" gerçekleşti. Bu savaşlardan sonra zaten iç kargaşalıklardan zayıf düşmüş olan Sasanilerin devlet idaresi büyük bir darbe yemiş oldu. Sasanilerin Irak eyalet merkezi olan Hira şehri, Halid b. Velid'in Arap ordusu tarafından Hira, Kuşatma Savaşı'ndan sonra Mayıs 633 yılı sonunda Arapların eline geçti.[143]

Şam’a Saldırı

İbn-i İshak’ın rivayet ettiğine göre Halife Ebu Bekir, hicretin 12. yılında Hac dönüşü,[144] Şam’a saldırmak için orduyu hazırlamaya başladı. Savaşın ilan edilmesinin ardından, gönüllüler Allah yolunda cihat veya ganimet ele geçirmek maksadıyla, her yönden Medine’de toplanmaya başladılar. Hicretin 13. yılında Muharrem ayı boyunca ordular Curuh’ta toplandılar. Bu süre boyunca Ebu Ubeyde Cerrah onlara namaz kıldırdı.[145]

Müslümanların bu zaferlerinin ardından Bizans İmparatoru Herakleios, bizzat Humus’a gitmiş ve Rum, Şam, Adalar ve Ermenilerden oluşan 200 bin kişilik büyük bir ordu hazırlayarak, Müslümanlara karşı göndermiştir. İki ordu Yermuk’ta karşı karşıya gelirler. Müslümanlar 3 ay boyunca direnerek, Ebu Bekir’e yardımlarını esirgememişlerdir. Halife Ebu Bekir, Halit b. Velid’e Irak’tan Şam’a gelerek orduya katılması için emir göndermiştir.[146] Halid b. Velid de Müsenna b. Harise’yi Hira şehrinde kendi yerine koyarak, Rebiülahir ayında Şam’a doğru yola koyuldu. Halid b. Velid, Aynu'l-Tamr Muharebesinde Aynu'l-Tamr şehrini eline geçirdi. Ardından kendi ordusuyla Davmat El-Candal bölgesine gelerek, Arap aşiret ordularıyla yaptığı Davmat El-Candal Savaşı'nı kazandı ve asi aşiretini geri püskürttü.

Halid b. Velid bundan sonra Arabistan'a döndü. Fakat burada iken Sasani ordularının yeniden kendilerini toplayıp Irak'ı geri almaya hazırlandıkları haberini aldı. Sasani ordusu ve onları destekleyen Hristiyan Arap destek orduları dört grup halinde Hanafiz, Zumiel, Sanni ve Manzieh mevkilerinde toplanmışlardı. Halid b. Velid kurnazca davranarak ve çok parlak bir askeri savunma ile bir savaş planı hazırladı. Emrindeki Arap ordusunu üç gruba böldü. Kasım 633'de yapılan üç değişik muharebenin her birinde, her grup üç değişik yönden, koordineli olarak Sasaniler ve müttefikleri ordusuna gece saldırısına geçtiler. Bu strateji peş peşe Muzieh Savaşı, Samni Savaşı ve Zumeil Savaşı için Arap ordusu tarafından uygulandı. Bu muharebelerin hepsinde Halid b. Velid galip geldi. Bu üç önemli muharebeyi büyük bir zaferle kazanan Halid b. Velid, artık Halifenin emrine uyarak Yermük’e gelir. Savaş başladıktan sonra Halife Ebu Bekir’in öldüğünü, yerine Ömer’in geçtiğini ve ordu komutanlık görevinin Halid b. Velid’den alıp, Ebu Ubeyde Cerrah’a verildiğine dair Ömer’den bir mektup alır. Ancak Müslümanlar galip gelene kadar mektup açıklanmaz.[147]

Kur’an’ın Toplatılarak Derletilmesi

Hz. Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.a) vefatı ve Yemame vakası nın ardından (h. 11) çok sayıda Kur’an karisi ve sahabenin ölümünden sonra, Müslümanlar Kur’an’ın toplanmasına her zamankinden daha çok ihtiyaç duydular. Bu konuda yapılan çalışmaların sıhhati çok sayıda nakledilen farklı rivayetlerden dolayı oldukça zordur. Hatta bu konuda Ebu Bekir’in rolünü dahi, kesin olarak belirtmek mümkün değildir. Buhari’nin Zeyd b. Sabit’ten naklettiği bir rivayete göre, Yemame’de yaşanan ölümlerden sonra Ebu Bekir, Ömer’in önerisi ile Zeyd’i çağırmış ve ona Kur’an’ı bir araya getirip, toplama görevi vermiştir. Zeyd de bir süre konu hakkında düşündükten sonra, çalışmaya başlar ve Kur’an’daki tüm sure ve ayetleri bir araya getirir. Bu ayet ve surelerden bazıları hurma dallarına ve beyaz taşlara yazılmış; bazıları insanların göğüslerine kazınmıştır. Örneğin Zeyd, Tövbe suresinin son iki ayetini Huzeyme b. Sabit’in (zu şehadeteyn/şehadeti iki kişi yerine geçen) yanında bulur.[148] Bu sayfalar Ebu Bekir’in yanında bulunmaktaydı. Onun ölümünden sonra Ömer’e kalmış ve ondan sonra da Ömer’in kızı Hafsa’ya geçmiştir.[149] Bu konu hakkında nakledilen diğer tarihî kaynaklara göz attığımızda, Zeyd’in bir araya getirdiği Kur’an kopyasını nasıl derlediği, bu konudaki yardımcıları ve danışmanlarının kim olduğu, yararlanılan sayfaların cins ve türünün ne olduğu… hakkında daha çok bilgi sahibi olmaktayız. Bu rivayetler esasına göre Osman, bu Mushaf’ı son kez düzenlemek için Hafsa’dan emanet olarak almış ve diğer Mushafları yaktıktan sonra onu tekrar Hafsa’ya geri vermiştir. Mervan b. Hakem (h. 64-65) Muaviye’nin hilafeti döneminde Medine valisi olarak görev yapmaktaydı. Birgün o Mushaf’ı Hafsa’dan istemiş, ancak ona vermemiştir. Hafsa’nın ölümünden (h. 45) sonra Mushaf, Abdullah İbn-i Ömer’e geçmiştir. Mervan b. Hakem, bir kez daha Kur’an’ı bu kez Abdullah b. Ömer’den istemiş ve ondan almıştır. Sonra Osman’ın toplattığı Kur’an’da her hangi bir şüphe oluşmaması için onu yaktırtmıştır.[150]

Hükûmet Yönetimi

Ebu Bekir, daha çok savaşlarla geçen kısa hilafet döneminde hiçbir önemli uygulamaya geçmemiş veya önemli bir nizam kurmamıştır.[151] Daha çok hükûmetinin temellerini sağlamlaştırmak için uğraşmış ve hükûmetinin Kur’an ve nebevi sünnete tabi olduğu izlenimini vermeye çalışmıştır. Usame'nin ordusunu başka sahabelerin itirazına rağmen göndermek istemesi gibi çıkışları bunu teyit etmektedir. Elbette ne zaman hükûmetinin çıkarları neyi gerektirmişse, kendi içtihadına dayanarak sorunları önünden kaldırmıştır. İbn-i Sa’d, İbn-i Sirin’den şöyle nakletmektedir: “Ebu Bekir, kendi görüşüne göre içtihat etmede Peygamberden sonraki en cesur kişiydi. Ebu Bekir "Kendi reyime göre içtihat ediyorum. Eğer doğru olursa, Allah’tandır ve eğer yanlış olursa, bendendir ve Allah'tan af diliyorum" diyordu.”[152]

Her ne kadar divan teşkilatının Ömer’in hilafeti döneminde tesis edildiği meşhur olsa da[153] kaynaklarda zikredildiğine göre, divan teşkilatı bir şekilde Ebu Bekir’in zamanında bulunmaktaydı. İbn-i Sa’d[154] ve İbn-i Esir’in[155] naklettiğine göre, onun beytülmalı açıkta bulunmaktaydı ve onun için bekçi dahi görevlendirmemişti. Çünkü her nereye giderse, Müslümanlar arasında bölünür ve geriye bir şey kalmazdı. Medine’ye intikal bulduktan sonra, beytülmalı kendi evinde korumaya başladı. Ebu Yusuf’un naklettiğine göre Ebu Bekir'e, hilafetine başladığı ilk yıl, Bahreyn’den bir meblağ ulaştı. O, bunun bir miktarını Peygamberin (s.a.a) ödemeye söz verdiği kimselere verdi ve geri kalanını ise, küçük, büyük, kadın, erkek, köle ve azatlar arasında eşit bir şekilde paylaştırdı. Her kese 7 dirhem ve bir dirhemin üçte biri düştü. Ebu Bekir, bu paylaşımda da Hz. Peygamberin (s.a.a) sünnetine uymuş ve kişilerin öncelik ve üstünlüklerine göre paylaştırılmasını isteyenlerin önerisini kabul etmemiştir.[156] İbn-i Sa’d’ın naklettiğine göre, Ebu Bekir’in ölümünden sonra Ömer, mütevelli ve büyüklerin önünde beytülmalı açmış ve yalnızca bir dinar bulmuştur.[157]

Memur ve Çalışanları

Ebu Bekir’in iki yıl ve birkaç ay süren hilafeti savaşlarla geçmiş, İran ve Rumlarla savaştığı sırada ölmüştür. Bundan dolayı onun hükûmeti için çalışanlar az bir sayı dışında, komutanlar ve ordunun ileri gelenleri idi. Tarihî kaynaklarda hükûmeti için çalışan önemli kişiler şunlardan ibarettir: Kadılık ve yargı Ömer b. Hattab; Beytülmal mütevellisi Ebu Ubeyde Cerrah; Mekke valisi Attab b. Esid; Taif valisi Osman b. Ebi’l As… Zeyd b. Sabit, Osman b. Affan ve hazır olan herkes kâtiplik görevini yapmaktaydı.[158] Taberi’nin naklettiğine göre, Ebu Bekir’in kâtibi Zeyd’dir ve Osman ise, yalnızca rivayetleri onun için yazmaktaydı.[159] Ebu Bekir, Medine’de olmadığı zaman, namaz kıldırması için yerine Ömer’i görevlendirmekte; Osman ve Usame’yi de kendi yerine Medine’de görevlendirmekteydi.[160] Yakubi, Ebu Bekir’in dönemindeki fakihleri şu şekilde yazmaktadır: Hz. Ali (a.s), Ömer b. Hattab, Muaz b. Cebel, Ubeyy b. Ka’b, Zeyd b. Sabit ve Abdullah b. Mesut.[161]

Halefini Belirlemesi

Ömer’in halef ve ardılı olarak atanması ve seçilmesi hakkındaki rivayetler, o asırdaki diğer rivayetler gibi içlerinde farklılıklar vardır. Bu rivayetlerin genelinde Ebu Bekir’in Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebu Vakkas ve başka sahabelerle istişare ettiği ve yine eşi, çocukları ve kızı Ayşe ile danıştığı tekrarlanmıştır. Bu rivayetlerin genelinden anlaşıldığı kadarıyla Ebu Bekir, Ömer’i kendi halefi olarak daha ilk günden seçmeye karar vermiştir. Zira Ömer’in atanmasına karşı çıkan ve itiraz eden tüm danışmanlarına kararlı bir şekilde ret cevabı vermiştir.[162] Elde olan başka karinelere göre de Ebu Bekir, ilk günden beri böyle bir niyete sahipti. Örneğin Sakife olayında ve onun Ömer’in halife olma önerisi; Ömer’i namaz kıldırması için ataması ve kadılık görevini ona vermesi, kendisine göre Ömer’in başkalarından daha üstün ve öncelikli olduğunu ifade etmekte ve Ömer’in Medine’de kalarak kendisine yâr ve yardımcı olması için Usame’den izin alması gibi nedenler bunu ortaya koymaktadır.

Taberi[163] ve İbn-i Habban’ın[164] naklettiğine göre Ebu Bekir, Osman’ı gizlice yanına çağırtmış ve ona şöyle demiştir: “Yaz; Bismillahirrahmanirrahim. Bu antlaşma, Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe’den Müslümanlaradır. Sonra…” Ebu Bekir o halde ve o yerde kendinden geçerek, bayılmıştır. Osman kendi yanından şöyle yazmıştır: “Sonra, Ben Ömer b. Hattab’ı sizlere halefim olarak bırakıyor ve sizin iyiliğiniz konusunda bir şeyi esirgemiyorum.” Sonra Ebu Bekir kendisine gelir ve ne yazdığını sorar. Osman yazdıklarını okur. Ebu Bekir, Ömer’in adının yazıldığını görünce tekbir getirmiş ve şöyle demiştir: “Baygınken ölmemden korkup insanların anlaşmamazlığa düşmesinden mi korktun?” Osman: “Evet” diye cevap vermiştir. Yakubi[165] ve İbn-i Kuteybe’nin[166] naklettiği rivayetlerde Ebu Bekir’in baygınlığından bahsedilmemiştir. Ebu Bekir’in yazdırdığı vasiyetin metni de bu iki rivayette hem farklıdır ve hem de birbirleri arasında büyük çelişkiler vardır. Bu vasiyet, İbn-i Kuteybe’nin rivayetinde oldukça detaylı gelmiş ve şu içeriğe sahiptir: “Ben gaibi bilmiyorum; ümidim onun (Ömer) adil bir insan olmasıdır. Eğer bunun aksi olursa, (Allah biliyor ki) ben hayır istemiştim.”[167] İbn-i Habban kendi rivayetinde şu şekilde yazmıştır: “Ebu Bekir, yazdığı vasiyeti Osman’dan dinledikten sonra ona dua etmiş ve sonra iki elini yukarı doğru kaldırarak, şöyle demiştir: ‘Allah’ım! Peygamberinden bir emir almadan, ona velayet (yetki) verdim ve bunda insanların yararından ve fitnelerin önünü kesmekten başka bir şey gütmedim… Kendi reyime göre içtihat ettim; onların en üstünlerini ve güçlülerini onlara atadım; asla Ömer’e yandaşlık niyeti taşımadım.”[168] "El-İmamet" kitabında Ebu Bekir’in insanlara hitabına dair başka bir rivayet daha nakledilmiştir: “Eğer istiyorsanız bir araya gelin, istişare edin ve kimi istiyorsanız ona velayet verin. Eğer istiyorsanız kendi reyinize göre içtihat edin…” Sonra ağladı ve insanlar da ağlayarak şöyle dediler: “Ey Allah Resulünün halifesi! Sen bizden daha iyisin ve daha iyi bilirsin… Sonra Ömer’i çağırarak, ona mektubu vermiş ve insanlara okumasını istemiştir… Yine orada nakledildiğine göre, adamın birisi yolda Ömer’e “Ey Ebu Hafs! Mektupta ne yazıyor?” diye sorduğunda, Ömer şöyle cevap vermiştir: “Her ne olursa olsun ilk duyacak ve amel edecek kişi benim.” Buna karşın adam Ömer’e şöyle demiştir: “Ancak ben, Allah’a andolsun ki onda ne yazdığını biliyorum. Birinci yıl sen onu emir yaptın ve bu yıl da o seni emir yapıyor.”[169]

Sima, Karakter ve Yaşam Tarzı

Ebu Bekir, uzun boylu, zayıf, beyaz tenli, alnı belirgin, derin ve mayışık gözleri, yüzü az etli ve seyrek sakallı biriydi. Sakalını kına ve ketem (boyası olan bir çeşit bitki) ile boyar ve bazen de kızıla çalan renge boyardı.[170]

Ebu Bekir’i yumuşak huylu, hoş ve nazik davranışlı olarak zikretmişlerdir.[171] Bazı tarihî kaynakların belirttiğine göre, yufka yürekli ve ağlamaya yatkın birisiydi.[172] Yine yazıldığına göre, birkaç davranışı dışında şiddetten kaçınmıştır. Dinden döndüğü iddia edilen kişilere karşı başlatılan Ridde savaşlarına ise, Arap yarımadasına sükûnetin hâkim olmasının sağlanması gözüyle bakılmaktadır.[173] Bu görüşe karşın Henri Lammens, Ehlisünnet kaynaklarına dayanarak, Ebu Bekir hakkında oldukça farklı görüşler ileri sürmektedir. Lammens şöyle yazmaktadır: “Ebu Bekir, rivayetlerde sade bir mümin, iyi bir insan ve duygusal biri olarak tanıtılmış ve çabuk ağlayan biri olarak lanse edilmiştir. Ancak gerçekte o, güçlü, ciddi ve bir o kadar da sert ve öfkeli biriydi. Hatta Ömer gibi zorlu bir adamın bazen (fikrinden) geri dönmesini sağlardı.” Belazuri’ye dayandırdığı[174] bir rivayete göre, şöyle yazmaktadır: “Peygamber de Ebu Bekir hakkında bu görüşe sahipti. Zira Ayşe’yi sertlikte babasının gerçek kızı olarak nitelemekteydi.” Lammens’e göre Ebu Bekir, sadece yaşından dolayı değil, zahiri görüntüsünden de kaynaklı sakinlik, yumuşaklık, ileri görüşlülük ve kısıtlaması sayesinde Ömer’e karşı bir hegemonyası vardı.[175] ve Ona Sakife gününde kendi yetiştirdiği bir öğrencisi gibi liderlik yapmıştı. Mürtetlerin sindirilmesinde, sahabenin ileri gelenlerinin görüşüne karşın aldığı sağlam kararla, isyancıların Medine’ye saldırmasından korkmamıştı.[176]

Ebu Bekir’in aksi ve sinirli birisi olduğunu, Vakıdi’nin Ebu Bekir’in kendi kızı Esma’dan ve Âl-i Neda’i’den naklettiği bir rivayet de teyit etmektedir. Bu rivayete göre Ebu Bekir, Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a) huzurunda ve hem de ihramlı olduğu halde, deve ve yol azığını kaybettiği gerekçesi ile kölesini ağır bir şekilde dövmüştür.[177] İslam tarihi kaynaklarına dayanılarak tasvir edilen ve ayrıca oryantalist araştırmacılar tarafından ileri sürülen görüşler, Ebu Bekir’in gerçek kişiliğini yansıtmamaktadır. Lammens şöyle yazmaktadır: İnanç açısından Ebu Bekir’in en üstün ve en kâmil Müslüman olması gerekirdi. Bundan dolayı Medine’nin güçlü okulu ve Zübeyrilerin (Ebu Bekir’in ailesi) etkin yazarları, Ebu Bekir’e böyle bir karakter oluşturmak için adım atmışlar ve sonunda Ebu Bekir’in adının da “Faziletliler/erdemliler” sınıfıyla anılmasını başarmışlardır.[178]

Ehlisünnet'in tarih, biyografi ve siyer kitaplarında, Ebu Bekir’in fazilet ve menkıbelerini anlatan bölümler ve fasıllara yer verilmiştir. Onların zannına göre bazı ayetler Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur. Yine onların görüşüne göre, Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a) Ebu Bekir’in faziletlerini anlattığı hadisler bulunmaktadır. Örneğin, اِنَّ اللّهَ اشْتَری مِنَ المُؤْمِنینَ اَنْفُسَهُمْ وَ اَمْوالَهُمْ بِاَنَّ الْجَنَّهَ فَاَمّا[179] مَنْ اَعْطی وَاتَّقی[180]; [181] ve ثانی اثْنَینِ... فَاَنْزِلَ اللّهُ سَکینَتَهُ عَلَیهِ[182] ve şu hadisler: لوکنت متخذاً من امتی خلیلاً لاتخذت ابابکر و لکن اخی وصاحبی[183] ve مَثَل ابوبکر کمثل میکائیل ینزل برضاءاللّه...[184] ve bunun gibi başka çok sayıda hadis.[185] Allame Emini (r.a), ünlü kitabı “el-Kadir”in yedinci cildinin büyük bir bölümünü bu faziletlerin doğru olmadığını açıklamak için ayırmıştır.[186]

Bazı rivayetlere göre Ebu Bekir, rüya tabirlerinden anlamakta ve Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) de dahil bazı insanların rüyalarını tabir edermiş! [187] Vakıdi, Ebu Bekir’in şiir konusunda da uzman olduğunu savunmuştur.[188] İbn-i Esir ise, Ömer, Osman, Hz. Ali (a.s), Abdurrahman b. Avf, İbn-i Mesut gibi bazı sahabelerin Ebu Bekir’in ravileri olduğunu iddia etmiştir.[189] Ancak Ebu Bekir, Hz. Peygamber Efendimizle (s.a.a) uzun bir süre birlikte olan az sayıda insandan biri olmasına rağmen, kendisinden yalnızca 142 hadis nakledilmiştir.

Ebu Bekir, Harice’nin kızı eşi Habibe ile hurma ağacı dallarından yapılmış evinde yaşamakta ve biatten 6 veya 7 ay sonra Medine’ye gelinceye kadar bu şekilde yaşamıştır. Gündüzleri bazen yaya ve bazen de atlı olarak Medine’ye gider, yatsı namazından sonra ailesinin yanına dönerdi. Komşuları için süt sağar ve koyunlarını meraya götürürdü. Biatten bir süre sonra da yaşamını bu şekilde sürdürmekteydi.[190] Yine bu rivayetlerden (tamamı Ehlisünnet'in naklettiği rivayetlerdir) anlaşıldığı kadarıyla, geçimini temin etmek için hilafetinden bir süre sonra da sabahları pazara gitmekte ve çalışmaktaydı. Ebu Ubeyde Beytülmal sorumlusu olduktan sonra, Ebu Bekir için de bir aylık belirlemiş ve onunla geçinmeye başlamıştır.[191] Ebu Bekir’in maaşı konusunda fikir ayrılıkları vardır. Bazıları muhacirlere verilen bir muhacir maaşı, yani yarım ve başka bir rivayete göre günlük giderleri için bir koyunun bir parçası kadar ve yazlık ve kışlık elbiseler verilirdi. Aynı şekilde yılda 2500 ve 6000 dirhem aldığı da belirtilmiştir.[192]

Vefatı

Ebu Bekir, hicretin 13. yılında Cemaziyelahir ayının 7’sinde soğuk bir günde gusül almış, ardından ateşlenerek yatağa düşmüş ve insanlara namaz kıldıramamıştır. 15 gün süren bu hastalığı süresince onun yerine Ömer insanlara namaz kıldırmış ve insanlar evinde onu ziyarete gitmişlerdir. Sonunda aynı ayın 22’sinde 62 yaşında 2 yıl, 3 ay ve 22 gün süren halifeliğinin ardından ölmüştür.[193] Ebu Bekir’in vasiyeti gereği eşi Esma cenazesine gusül vermiştir. Aynı gece Ömer Mescid-i Nebi’de cenaze namazını kıldırmış ve tıpkı kızı Ayşe’ye ettiği vasiyeti gereği Osman, Talha… yardımı ile Kainatın Efendisi Resul-ü Kibriya Efendimizin (s.a.a) yanına defnedilmiştir.[194]

Ömrünün Sonunda Duyduğu Üzüntü

Ebu Bekir’den hasta yatağında vasiyet anlamında bazı sözler nakledilmiştir. Bunlardan bir kısmı Ömer’in kendisinin halefi olduğu ve buna yönelik itirazlara verdiği cevaplarla ilgilidir. Bir kısmı kendisiyle alakalı kişisel konular, geriye bıraktıkları ve Beytülmal’ın hesabı konusundadır.[195] Bunların yanı sıra ufak tefek farklılıklarla nakledilen kendisine ait sözlerdir. Bu sözlerinde bazı tarihî kesitlere yer vermiş ve bazı açıklamalarda bulunmuştur. Örneğin bu sözü Abdurrahman ona son anında sorduğunda söylemiştir: “… Sen her zaman salih ve muslih biriydin. Dünyada bir şey için üzülüp tasalanma.” Ebu Bekir şöyle cevap vermiştir: “Evet, dünyada bir şey için tasalanmıyorum. Yaptığım üç şeyi keşke yapmasaydım ve yapmadığım üç şeyi de keşke yapsaydım. Ve keşke Peygamberin kendisinden üç şeyin cevabını sorsaydım. Yapmamam gereken şeylerden birisi ki keşke yapmasaydım. Bana karşı savaş kastı için kapatmış olsaydılar dahi Fatıma’nın (s.a) evini açmasaydım ve yakmasaydım. Keşke Fucae Sulemi’yi (İyas b. Abdiyaleyl) yaktırmasaydım, öldürseydim veya azat etseydim. Keşke Sakife-i Ben-i Saide’de hilafet işini Ömer veya Ebu Ubeyde’ye verseydim; onlardan birisi emir olsaydı ve ben vezir…”[196] Keşke hilafetin kimin olduğuna dair Peygambere sorsaydım (buradaki bu sözün aksine Peygamber efendimiz Gadir-i Hum dahil bunu çeşitli yerlerde defalarca açıklamıştır) ve hiç kimse onun için çatışmasaydı. Keşke kardeş ve hala kızının miras alıp almayacağını sorsaydım. Zira bu konuda emin değilim.”[197]

Ayrıca Bakınız

Dış Bağlantılar

Kaynakça

  1. İbn-i Esir, Usdu’l-Ğabe, c. 3, s. 223, Harisi, 9.
  2. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 169; İbn-i Kuteybe, s. 167, 168.
  3. Ahmed b. Hambel, c. 6, s. 349; Hakim, c. 3, s. 243, 245; İbn-i Hacer, el-İsabet, c. 4, s. 116, 117.
  4. Bkz. Zehebi, c. 1, s. 228, c. 2, s. 18, 55, 86, c. 3, s. 58, 125, 214, 345; İbn-i Hacer, Tehzib, c. 9, s. 220, c. 12, s. 46.
  5. Bkz. Taberi, Tarih, c. 3, s. 246; İbn-i Kesir, c. 6, s. 313.
  6. Belazuri, Ensab, c.1, s. 589; Taberi, Tarih, c. 3, s. 253, 255; Mufid, el-İrşad, s. 102.
  7. İbn-i Kuteybe, s. 167; Bzk. Saka, c. 1, s. 127.
  8. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 170; İbn-i Esir, el-Gayet, c. 3, s. 205.
  9. İbn-i Kuteybe, s. 167; Yakubi, c. 2, s. 127.
  10. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 170; İbn-i Kuteybe, s. 167.
  11. Bkz. İbn-i Esir, Usdu’l-Ğabe, c. 3, s. 205; Nuveyri, c. 19, s. 8, 9; Suyuti, Tarih, s. 28, 29.
  12. İbn-i Kuteybe, s. 167; İbn-i Esir, Usdu’l-Ğabe, c. 3, s. 206.
  13. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 170.
  14. Deruze, s. 26.
  15. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 171; İbn-i Esir, Usdu’l-Ğabe, c. 3, s. 205.
  16. Belazuri, Ensab, c. 2, s. 146; İbn-i Kuteybe, s. 169; Taberi, s. 310; İbn-i Mace, c. 1, s. 44; Nesai, s. 21, 22; Cuveyni, c. 1, s. 140, 248; İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 13, s. 228; İbn-i Kesir, c. 3, s. 26; Suyuti, el-Cami, c. 2, s. 50.
  17. Amuli, c. 2, s. 263, 270; Emini, c. 2, s. 312, 314.
  18. İbn-i Sa’d, c. 8, s. 249, 27+6, 280, 285, 360; İbn-i Kuteybe, s. 172, 173; İbn-i Habban, c. 2, s. 191.
  19. İbn-i Esir, Usdu’l-Ğabe, c. 3, s. 206.
  20. İbn-i Hişam, c. 1, s. 267; Taberi, Tarih, c. 2, s. 317; İbn-i Raste, c. 7, s. 215.
  21. Tefsiri Kurtubi, c. 5, s 307.
  22. İbn-i Hişam, c. 1, s. 264; Taberi, c. 2, s. 310; Hakim, c. 3, s. 112; İbn-i Abdulbirr, c. 3, s. 32; İbn-i Hişam, c. 1, s. 262; Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 367; İbn-i Habban, c. 1, s. 52; İbn-i Kuteybe, s. 168, 109; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 57, 59; İbn-i Kuteybe, s. 169; Taberi, c. 2, s. 316; Yakubi, c. 2, s. 23; Mesudi, et-Tenbih, s. 198; İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 4, s. 116, 125; Kasak Vat, s. 89.
  23. Tarih-i Taberi, c. 2, s. 316.
  24. İbn-i İshak, Siyre, s. 121; İbn-i Hişam, c. 1, s. 267, 268; İbn-i Habban, c. 1, s. 52, 53.
  25. Bkz. Taberi, Tarih, c. 2, s. 317.
  26. Taberi, s. 124, 400.
  27. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 139
  28. Vat, 86-87; Bkz. EI: Zeryab, 115, 116.
  29. İbn-i Hişam, c. 1, s. 310; Ahmed b. Hambel, c. 2, s. 204.
  30. İbn-i Hişam, c. 2, s. 11, 13; İbn-i Habban, c. 1, s. 67, 69.
  31. İbn-i Habban, c. 1, s. 95.
  32. E1, 2.
  33. İbn-i Hişam, c. 1, s. 340, 341; İbn-i Sa’d, c. 3, s. 230, 233.
  34. İbn-i Sa’d, c. 1, s. 227 228, 233; Mukaddesi, c. 4, s. 177.
  35. İbn-i Hişam, c. 2, s. 126, 129; İbn-i Sa’d, c. 1, s. 227, 229.
  36. Buhari, c. 5, s. 204; Meybudi, c. 4, s. 134, 138, 139; Nuveyri, c. 9, s. 14, 15; Ebu’l-Futuh, c. 2, s. 592, 593.
  37. Bkz. İbn-i Selam, s. 70.
  38. Maide, 41.
  39. Yunus, 65.
  40. Hicr, 88.
  41. Meybudi, c. 4, s. 139; Ebu’l-Futuh, c. 2, s. 592, 593.
  42. Meybudi, c. 4, s. 134, 138; Nuveyri, 19, s. 14; Ebu’l-Futuh, c. 2, s. 592, 593; Taberi, Tefsir, c. 10, s. 96.
  43. Tabersi, Fazl, c. 5, s. 48, 49; Tabatabai, el-Mizan, c. 9, s. 279; Ayeti, Tarih, 218; Meybudi, c. 4, s. 137, 138.
  44. Taberi, Tarih, c. 10, s. 95.
  45. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 173, 174; İbn-i Hişam, c. 2, s. 136, 138; Yakut, c. 3, s. 163.
  46. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 174.
  47. İbn-i Esir, Siyret-i Resulullah, s. 485.
  48. E1, 1.
  49. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 175; İbn-i Esir, Usdu’l-Ğabe, c. 3, s. 212.
  50. Vakidi, c. 1, s. 26, 55.
  51. Vakidi, c. 1, s. 240.
  52. Vakidi, c. 1, s. 336.
  53. Vakidi, c. 1, s. 364.
  54. Vakidi, c. 1, s. 386.
  55. Vakidi, c. 1, s. 405.
  56. Vakidi, c. 1, s. 448, 449.
  57. Vakidi, c. 1, s. 498.
  58. Vakidi, c. 1, s. 536.
  59. Vakidi, c. 1, s. 580.
  60. Vakidi, c. 1, s. 644.
  61. Vakidi, c. 2, s. 782, 813.
  62. Vakidi, c. 2, s. 900.
  63. Vakidi, c. 2, s. 930, 931.
  64. Vakidi, c. 2, s. 991, 996.
  65. Vakidi, c. 2, s. 722.
  66. Vakidi, c. 2, s. 770.
  67. İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehcü’l-Belağa, c. 13, s. 170; Cahiz, s. 230.
  68. Zehebi, Tarih-i İslam ve Vefayat, c. 2, s. 412; el-Musannef fi Ehadis ve’l-Asar, c. 6, s. 367; Nişaburi, Mustedrek ale Sahiheyn, c. 3, s. 39; Mevakif, c. 3, s. 634.
  69. Tarih-i Yakubi, c. 2, s. 113.
  70. İbn-i Hişam, c. 4, s. 188, 191.
  71. Bkz. Vakidi, c. 2, s. 1077; İbn-i Sa’d, c. 2, s. 168, 169; İbn-i Hazm, s. 206; Tabersi, Fazl, c. 5, s. 6.
  72. İbn-i Hacer, c. 8, s. 124.
  73. Vakıdi, c. 2, s. 1117.
  74. Vakıdi, c. 2, s. 189, 190.
  75. Taberi, Tarih, c. 3, s. 184; İbn-i Hişam, c. 4, s. 253.
  76. Taberi, Tarih, c. 3, s. 186; İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 1, s. 159, 162.
  77. Bkz. İbn-i Sa’d, c. 2, s. 215, 224, c. 3, s. 178, 181; Taberi, Tarih, c. 3, s. 197; İbn-i Selam, s. 70; İbn-i Habban, c. 2, s. 130, 132.
  78. Taberi, Tarih, c. 3, s. 196; Ahmed b. Hambel, c. 1, s. 356; Mufid, el-İrşad, s. 99.
  79. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 179; İbn-i Habban, c. 2, s. 130, 133; Bel’ami, c. 1, s. 336.
  80. Bkz. İbn-i Cezvi, s. 49, 50; İbn-i Habban, c. 2, s. 132.
  81. Bkz. Buhari, c. 1, s. 174, 175, 183; Ahmed b. Hambel, c. 6, s. 234.
  82. İbn-i Sa’d, c. 2, s. 189, 190; Taberi, c. 3, s. 184, 186; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 334; İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 1, s. 159, 160; Bkz. Mufid, el-İrşad, s. 98.
  83. Ahmed b. Hambel, c. 1, s. 356; Taberi, c. 3, s. 196.
  84. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 179; İbn-i Habban, c. 3, s. 131; Mufid, el-İrşad, s. 98.
  85. Milani, s. 28.
  86. Taberi, c. 3, s. 220, 223; Halebi, c. 3, s. 359
  87. Taberi, c. 3, s. 205; Feyyaz, s. 131.
  88. Belazuri, Ensab, c. 1, s. 590, 591.
  89. Taberi, c. 3, s. 204, 206; Belazuri, Ensab, c. 1, s. 583, 584; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 326, 327; Nehcü’l-Belağa, hutbe, 136.
  90. Mufid, el-İrşad, s. 101.
  91. İbn-i Hişam, c. 4, s. 311; Taberi, c. 3, s. 210; Belazuri, Ensab, c. 1, s. 590, 591; İbn-i Habban, c. 2, s. 159, 161.
  92. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 212; el-İmamet, c. 1, s. 16; Taberi, c. 3, s. 223, 224; Belazuri, c. 1, s. 590, 591.
  93. Azzam, 90, 91; Deruze, s. 30.
  94. Kenturi, c. 1, s. 197, 224; Firuzabadi, s. 9, 11.
  95. Yakubi, c. 2, s. 123, 126; Belazuri, Ensab, c. 1, s. 588; İbn-i Abdurrabbe, c. 4, s. 259, 260; Tabersi, c. 1, s. 97; İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 2, s. 44, 61.
  96. Belazuri, c. 1, s. 588; Hüseyin, Ali ve Çocukları, s. 33, 34.
  97. El-İmamet, c. 1, s. 11, 12; Belazuri, Ensab, c. 1, s. 582; Yakubi, c. 2, s. 125, 126; Nehcü’l-Belağa, hutbe, 67; Ayeti, Havaşi, s. 108, 109.
  98. Al-i İmran, 33, 34.
  99. Caferi, 14.
  100. Maide, 55.
  101. Bkz. Mufid, el-Cemel, 32, 33; Tabatabai, Şia, 113; Ebu Muhabbeti, 488.
  102. Taberi, c. 2, s. 319, 321; Ahmed b. Hambel, c. 1, s. 111; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 62, 63; İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 13, s. 212; Hindi, c. 13, s. 131, 132.
  103. Genci, s. 281; Hindi, c. 13, s. 150, 151; İbn-i Sa’d, c. 3, s. 23, 24; Mufid, el-Cemel, 33-34. Tirmizi, c. 6, s. 640, 641; İbn-i Sabbag, 39.
  104. Muhib Taberi, Zahair, 67, 68; İbn-i Kesir, c. 5, s. 208, 214, c. 7, s. 346, 351.
  105. Tabatabai, Şia, s. 113, 114.
  106. El-İmamet, c. 1, s. 10; Taberi, c. 3, s. 222, 223; İbn-i Sa’d, c. 3, s. 616, 617.
  107. Belazuri, c. 1, s. 589; İbn-i Abdurrabe, c. 4, s. 260; Lammens, s. 142.
  108. Belazuri, Ensab, c. 1, s. 585, 578; el-İmamet, c. 1, s. 11.
  109. Seyf’in naklettiği rivayetin reddedildiğine dair Bkz. Askeri, c. 1, s. 69, 86, c. 2, s. 29, 34.
  110. Taberi, c. 3, s. 207.
  111. Yakubi, c. 2, s. 126; Belazuri, Ensab, c. 1, s. 586; el-İmamet, c. 1, s. 14; Taberi, c. 3, s. 207; Mesudi, Muruc, c. 2, s. 308.
  112. İbn-i Hişam, c. 4, s. 308, 310; Taberi, c. 3, s. 204, 205.
  113. Bkz. Belazuri, Ensab, c. 1, s. 582; Yakubi, c. 2, s. 124, 126.
  114. Taberi, c. 3, s. 208; Yakubi, c. 2, s. 126; Belazuri, c. 1, s. 586; İbn-i Abdurrabbe, c. 2, s. 22, c. 4. S. 260; İbn-i Habban, c. 2, s. 170, 171; İbn-i Esir, Usdu’l-Ğabe, c. 3, s. 222, 223; Mesudi, et-Tenbih, s. 250.
  115. Taberi, c. 3, s. 208.
  116. Belazuri, Ensab, c. 1, s. 588; Taberi, c. 3, s. 387; Caferi, s. 51, 53; Tabersi, c. 1, s. 95, 105.
  117. Belazuri, Ensab, c. 1, s. 591; Tabersi, c. 1, s. 99.
  118. Belazuri, Ensab, c. 1, s. 587; Taberi, c. 3, s. 207.
  119. Tabersi, c. 3, s. 381.
  120. El-İmamet, c. 1, s. 11, 12; Mufid, el-İhtisas, s. 184, 187; Tabersi, c. 1, s. 95, 96.
  121. Belazuri, Ensab, c. 1, s. 586; ve ateşle kapıya dayanarak
  122. Belazuri, c. 1, s. 586.
  123. El-İmamet, c. 1, s. 12.
  124. El-İmamet, c. 1, s. 13, 14; İbn-i Abdurrabbe, c. 4, s. 259, 260; Yakubi, c. 2, s. 126; Taberi, c. 3, s. 202; Mufid, el-İrşad, s. 185, 187; el-Cemel, s. 56, 57.
  125. Taberi, c. 3, s. 430, 431; Mesudi, Muruc, c. 2, s. 308; Yakubi, c. 2, s. 137; İbn-i Abdurrabbe, c. 4, s. 267; Hindi, c. 5, s. 631, 632.
  126. Murucu’z-Zeheb, c. 3, s. 77.
  127. Tureyhi, c. 3, s. 371; İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 268, 269.
  128. Örnek olarak Bkz. Taberi, c. 3, s. 207, 208.
  129. Örnek olarak Bkz. Belazuri, Futuh, s. 44, 46.
  130. Muhakkik-i Kereki, s. 78; Emin, c. 1, s. 314; Yine Bkz. Buhari, c. 5, s. 82; Müslim, c. 2, s. 1380; İbn-i Hacer-i Heysemi, 25; İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 218.
  131. Halebi, c. 3, s. 362.
  132. Bkz. İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 1, s. 222; Mufid, el-Cümel, s. 59.
  133. Vakıdi, c. 2, s. 1121; Taberi, c. 3, s. 225, 226; İbn-i Habban, c. 2, s. 161; Azzam, s. 24, 25; Feyyaz, s. 133.
  134. İbn-i Kesir, c. 6, s. 311.
  135. İbn-i Kesir, c. 6, s. 311.
  136. Taberi, c. 3, s. 246; İbn-i Kesir, c. 6, s. 311.
  137. Taberi, c. 3, s. 241; Feyyaz, s. 133; Ridde hakkında ayrıntılı bilgi almak için Bkz. Taberi Tarihi, c. 3, s. 241, 242.
  138. Seyyid Murtaza, c. 4, s. 161, 167; Tabatabai, Şia, s. 11.
  139. Yakubi, c. 2, s. 131, 132; Taberi, c. 3, s. 278, 280; İbn-i Esir, Usdu’l-Ğabe, c. 4, s. 295, 296; Ebu’l-Feda, c. 2, s. 65.
  140. Taberi, c. 3, s. 264; Ebu Ali Moskoviye, c. 1, s. 168; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 350, 351.
  141. Bkz. Belazuri, Futuh, s. 89, 115; Taberi, c. 3, s. 227; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 336, 383; Evç Evek Cem, Deruze, s. 38, 65.
  142. Futuh, s. 242; Taberi, c. 3, s. 343, 344, 346.
  143. Bkz. Belazuri, Futuh, s. 243, 244; Taberi, c. 3, s. 344, 345, 348, 351, 353, 355, 358; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 384, 389; Zerrinkub, s. 346, 350.
  144. Taberi, c. 3, s. 387; Kas, c. 3, s. 386; Ebu Bekir’in halifelik döneminde hac yapmadığını açıklayan rivayet.
  145. Taberi, c. 3, s. 115, 116; Kas, Taberi, c. 3, s. 406.
  146. Belazuri, Futuh, s. 140, 141; Taberi, c. 3, s. 314, 392.
  147. Belazuri, Futuh, s. 118, 122; Taberi, c. 3, s. 395, 406, 407, 434; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 407, 418.
  148. Buhari, c. 6, s. 98.
  149. Buhari, c. 6, s. 98, 99; Ramyar, s. 304.
  150. Ramyar, s. 304.
  151. Bkz. E1: 1.
  152. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 177, 178.
  153. Ebu Ubeyd, s. 231, 232; Maverdi, s. 249.
  154. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 213.
  155. İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 422.
  156. İbn-i Esir, el-Kamil, 42.
  157. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 213; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 422; Yakubi, c. 2, s. 134, 154.
  158. İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 420, 421.
  159. Taberi, c. 3, s. 426; yine Bkz. Taberi, c. 3, s. 427; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 420, 421; İbn-i Habban, c. 2, s. 195; Yakubi, c. 2, s. 138.
  160. İbn-i Habban, c. 2, s. 182, 191; Taberi, c. 3, s. 241, 247.
  161. Yakubi, c. 2, s. 138.
  162. İbn-i Habban, c. 2, s. 191 ve 192; Taberi, c. 3, s. 428; el-İmamet, c. 1, s. 19; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 425.
  163. Taberi, C. 3, S. 429.
  164. İbn-i Habbab, c. 2, s. 192.
  165. Yakubi, c. 2, s. 136, 137.
  166. El-İmamet, c. 2, s. 19.
  167. El-İmamet, c. 1, s. 19; Muberred, c. 1, s. 17.
  168. İbn-i Habban, c. 2, s. 192, 193.
  169. El-İmamet, c. 1, s. 19, 20; Kussa, İbn-i Sa’d, c. 3, s. 199, 200; Taberi, c. 3, s. 428, 430; İbn-i Esir, el-Kamil, c. 2, s. 425, 427.
  170. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 188, 191; İbn-i Kuteybe, s. 170; Taberi, c. 3, s. 424.
  171. Vakıdi, c. 1, s. 108, 109; Taberi, c. 2, s. 317; İbn-i Abdurrabbe, c. 3, s. 284.
  172. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 179; el-İmamet, c. 1, s. 13, 15.
  173. E1: 1.
  174. Ensab, c. 1, s. 415.
  175. Yakubi, c. 2, s. 138. Tam tersi görüşe sahipti
  176. Bkz. Yakubi, c. 2, s. 125, 127.
  177. Vakıdi, c. 2, s. 1094.
  178. Lammens, s. 114, 115.
  179. Tövbe, 111.
  180. Leyl, 5.
  181. Azzam, 14, 15; İbn-i Hacer-i Heytemi, 98, 102.
  182. Tövbe, 40.
  183. Buhari, c. 4, s. 191.
  184. Vakıdi, c. 1, s. 109.
  185. Örneğin Bkz. İbn-i Mace, c. 1, s. 36, 38; Buhari, c. 4, s. 189, 198; İbn-i Sa’d, c. 3, s. 175, 178; Suyuti, s. 38, 68.
  186. El-Gadir, c. 7, s. 87, 312.
  187. Vakıdi, c. 1, s. 507, 543, 544, c. 2, s. 747, 936; İbn-i Sa’d, c. 3, s. 177.
  188. Vakıdi, c. 1, s. 807.
  189. Usdu’l-Ğabe, c. 3, s. 205.
  190. Taberi, c. 3, s. 433; Usdu’l-Ğabe, c. 3, s. 219; Azzam, s. 89, İbn-i Asakir’den naklen.
  191. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 184, 185.
  192. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 184, 185; Taberi, c. 3, s. 432.
  193. Yakubi, c. 2, s. 136, 138; Taberi, c. 3, s. 419, 420; İbn-i Habban, c. 2, s. 191, 194.
  194. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 203, 208, 209; Taberi, c. 3, s. 421, 422; İbn-i Habban, c. 2, s. 193, 195.
  195. İbn-i Sa’d, c. 3, s. 192, 200; Taberi, c. 3, s. 428, 430; İbn-i Habban, c. 2, s. 191, 194.
  196. Yapmadığım ama keşke yapsaydım dediğim üç şeyden birincisi, Eş’as b. Kays’ı esir olarak yanıma getirdiklerinde, keşke onun boynunu vursaydım. Zira bana göre o, her nerede şer görse, ona yardım etmekte. İkincisi Halid b. Velid’i mürtetlerle savaşa gönderdiğimde, keşke kendimde Zulkıssa’da kalsam ve savaşa hazırlık yaparak, yardım etseydim. Üçüncü olarak, keşke Halid’i Şam’a gönderdiğimde Ömer’i de Irak’a gönderip, bu şekilde iki elimi Allah yolunda açsaydım.” Sonra ellerini açıp uzatmıştır.
  197. Taberi, Tarih, c. 3, s. 429, 431; Yakubi, c. 2, s. 137; el-İmamet, c. 1, s. 18, 19; Mesudi, Muruc, c. 2, s. 308, 309; Muberred, c. 1, s. 11; İbn-i Abdurrabbeh, c. 4, s. 268, 269; İbn-i Ebil’l-Hadid, c. 2, s. 46, 47.

Bibliyografi

  • Kur’an-ı Kerim.
  • Nehcü’l-Belağa.
  • Ağa Bozorg-u Tahrani, ez-Zerie.
  • Ayeti, Muhammed İbrahim, Tarih-i Peyamber-i İslam, Ebu’l-Kasım Gürci, Tahran, 1362 h.ş.
  • Ayeti, Muhammed İbrahim, Havaşi ve Talikat ber Ayne-i İslam.
  • İbn- Ebi’l-Hadid, Abdulhamid b. Hibetullah, Şerh-i Nehcü’l-Belağa, Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, Kahire, 1959 m.
  • İbn-i Esir, Ali b. Muhammed, Usdu’l-Ğabe, 1286 h.k.
  • İbn-i Esir, Ali b. Muhammed, el-Kamil, İbn-i İshak, Muhammed, Siyre, Muhammed Hamidullah’ın katkılarıyla, Konya, 1401 h.k.
  • İbn-i Esir, Ali b. Muhammed, Siyret Resulullah, tercüme: Rafiuddin İshak Hamedani, Asker Mehdevi’nin katkılarıyla, Tahran, 1360 h.ş.
  • İbn-i Cezvi, Abdurrahman b. Ali, Afetu Ashabu’l-Hadis, Ali Hüseyni Milani, Kum, 1398 h.k.
  • İbn-i Habban, Muhammed, es-Sikat, Haydarabad, 1973 m.
  • İbn-i Hacer, Ahmed b. Ali, el-İsabet, Kahire, 1328 h.k.
  • İbn-i Hacer Heytemi, Ahmed, es-Savaiku’l-Muhrike, Beyrut, 1985 m.
  • İbn-i Hazm, Ali b. Ahmed, Cevamiu’s-Siyre, Beyrut, 1983 m.
  • İbn-i Ruste, Ahmed b. Ömer, el-İ’laku’n-Nefise, Londra, 1891 m.
  • İbn-i İslam İbazi, Beduulislam ve Şeraiu’ddin, Verner Şavartis ve Salim b. Yakub, 1986 m.
  • İbn-i Sa’d, et-Tabakatu’l-Kubra, Beyrut, Daru Sadr.
  • İbn-i Sabbag, Ali b. Muhammed, el-Fusulu’l-Muhimmet, Necef, 1950 m.
  • İbn-i Abdulberr, Yusuf b. Abdullah, el-İstiyab.
  • İbn-i Abdurrabbe, Ahmed b. Muhammed, el-Akdu’l-Ferid, Ahmed Emin ve başkalarının katkılarıyla, Beyrut, 1982 m.
  • İbn-i Kuteybe, Abdullah b. Müslim, el-Maarif, Servet Akkaşe, Kahire, 1960 m.
  • İbn-i Kesir, El-Bidayet.
  • İbn-i Mace, Muhammed b. Yezid, Sünen, Muhammed Fuad Abdulbaki, Kahire, 1954 m.
  • İbn-i Hişam, es-Siyretu’n-Nebeviyye, Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, Kahire, 1936 m.
  • Ebu Davud, Süleyman b. Eş’es, Sünen, Muhammed Muhyiddin Abdulhamid baskısı, İstanbul, el-Mektebetu’l-İslamiye.
  • Ebu Ubeyd, Kasım b. Selam, el-Emval, Abdulemir Ali Minha baskısı, Beyrut, 1988 m.
  • Ebu Ali Moskoviye, Ahmed b. Muhammed, Ticaretu’l-Umem, Ebu’l-Kasım İmami baskısı, Tahran, 1366 h.ş.
  • Ebu’l Futuh-u Razi, Tefsir-i Ruhu’l-Cenan, Kum, 1404 h.k.
  • Ebu’l-Feda, el-Muhtasar fi Ahbari’l-Beşer, Beyrut, 1956 m.
  • Ebu Mucteba, Havaşi ve Talikat ber en-Nas ve’l-İctihad Şerefettin Musevi, Kum, 1404 m.
  • Ebu Yusuf, Yakub b.İbrahim, el-Harac, Kahire, 1382 m.
  • Ahmed b. Hambel, Müsned, Kahire, 1313 h.k.
  • el-İmamet ve’s-Siyaset, Mensub be Kuteybe, Kahire, 1937 m.
  • Emin, Muhsin, A’yanu’ş-Şia, Hasan Emin baskısı, Beyrut, 1983 m.
  • Avc Avek, Bahriye, Tarih-i Peygamberan-ı Duruğin Der Sadr-ı İslam, Tercüme Vahab Veli, Tahran, 1364 h.ş.
  • Buhari, Muhammed b. İsmail, Sahih, Kahire, 1315 h.k.
  • Belazuri, Ahmed b. Yahya, Ensabu’l-Eşraf, c. 1, Muhammed Hamidullah baskısı, Kahire, 1959 m.
  • Bel’ami, Ebu Ali, Tarihnamed-i Taberi, Muhammed Ruşen baskısı, Tahran, 1366 h.ş.
  • Bahbudi, Muhammed Bakır, Siyre Alevi, Tahran, 1368 h.ş.
  • Tirmizi, Muhammed b. İsa, Camiu’s-Sahih, Ahmed Muhammed Şakir, Kahire, 1937 m.
  • Takizade, Hasan, Ez Perviz ta Cengiz, Tahran, 1349 h.ş.
  • Cuveyni, İbrahim b. Muhammed, Feraidu’s-Misteyn, Muhammed Bakır Mahmudi baskısı, Beyrut, 1978 m.
  • Harisi, Salim b. Ahmed, el-Ukudu’l-Faziyye, Umman, 1983 m.
  • Hakim-i Nişaburi, Muhammed b. Muhammed, el-Mustedrek ale’s-Sahiheyn, Haydarabad, 1342 h.k.
  • Hasan, İbrahim Hasan, Tarih-i İslam, Kahire, 1964 m.
  • Hüseyin, Taha, Aynei İslam, Tercüme: Ayeti, Tahran, 1352 h.ş.
  • Hüseyin, Taha, Ali ve Evlatları, tercüme: Muhammed Ali Halili baskısı, Tahran, 1335 h.ş.
  • Halebi, Ali, es-Siyretu’l-Halebiye, Beyrut, el-Mektebetu’l-İslamiye.
  • Halili, Muhammed Ali, Havaşi ve Talikat ber Ali ve Evlatları.
  • Harezmi Hanefi, Muvaffak b. Ahmed, el-Menakib, Malik Mahmudi baskısı, Kum, 1411 h.k.
  • Deruze, Muhammed İzze, Tarih-i Arab fi’l-İslam, Beyrut, el-Mektebetu’l-Mısriye.
  • Dehhuda, Ali Ekber, Emsal ve Hukkam, Tahran, 1339 h.ş.
  • Zehebi, Muhammed b. Ahmed, Mizanu’l-İ’tidal, Ali Muhammed Becavi baskısı, Kahire, 1963 m.
  • Ramyar, Mahmud, Tarih-i Kur’an, Tahran, 1362 h.ş.
  • Zeryab, Abbas, Siyre-i Resulullah, Tahran, 1370 h.ş.
  • Zerrinkub, Abdulhüseyin, Tarih-i İran bedez İslam, Tahran, 1343 h.ş.
  • Saka, Mustafa, Talikat-ı ber Siyre-i Nebeviyye.
  • Seyyid Murtaza, Ali b. Hüseyin, eş-Şafi fi’l-İmamet, Abduzzehra Hüseyni baskısı, Tahran, 1410 h.k.
  • Suyuti, Bakiyetu’t-Talib li-İmani Ebu Talib ve Hasan Hatimetuhu.
  • Suyuti, Tarihi Hülefa, Muhammed Muhyiddin Abdulhamid baskısı, Kahire, 1952 m.
  • Suyuti, el-Camiu’s-Sağir, Kahire, 1954 m.
  • Suyuti, el-Hasaisu’l-Kubra, Beyrut, 1985 m.
  • Suyuti, Ed-Durru’l-Mensur, Beyrut, 1983 m.
  • Şehristani, Muhammed b. Abdulkerim, el-Milel ve’n-Nihel, Muhammed b. Fethullah Bedran baskısı, 1956 m.
  • Sadr, Muhammed Bakır, Fedek der Tarih, Tercüme Mahmut Abdiid, Tahran, 1360 h.ş.
  • Tabatabai, Muhammed Hüseyin, Şia der İslam, Kum, 1348 h.ş.
  • Tabatabai, Muhammed Hüseyin, el-Mizan, Beyrut, 1971 m.
  • Tabersi, Ahmed b. Ali, el-İhticac, Muhammed Bakır Musevi Horsan baskısı, Necef, 1966 m.
  • Tabersi, Fazlullah b. Hasan, Mecmeu’l-Beyan, Haşim Resuli Mehellati ve Fazlullah Yezdi baskısı, Beyrut, 1988 m.
  • Taberi, Tarih.
  • Taberi, Tefsir.
  • Tureyhi, Fahrettin b. Muhammed, Mecmeu’l-Bahreyn, Mahmud Adil baskısı, Tahran, 1367 h.ş.
  • Tusi, Muhammed b. Hasan, et-Tibyan, Ahmed Habibullah Kayser Amuli baskısı, Beyrut, Daru ihya et-Turas el-Arabi.
  • Amuli, Cafer Murtaza, es-Sahih min Siyreti’n-Nebi, Kum, 1400 h.k.
  • Abdulmaksud, Abdulfettah, el-İmam Ali b. Ebu Talib, Beyrut, mektebet İrfan.
  • Askeri, Murtaza, Hamsun ve Miet Sahabi el-Muhtelek, c. 1, Beyrut, 1405 h.k.
  • Azzam, Refik b. Mahmud, Eşher Meşahir İslam, Beyrut, 1983 h.k.
  • Feyyaz, Ali Ekber, Tarih-i İslam, Tahran, 1335 h.ş.
  • Firuzabadi, Murtaza, es-Sab’at mine’s-Selef, Kum, 1361 h.ş.
  • Kazvini Hairi, Muhammed Hasan, Fedek, Bakır Mukaddesi baskısı, Kahire, 1976 m.
  • Kazuruni, Muhammed b. Mesut, Nihayetu’l-Mesul, tercüme Abduselam b. Ali Eberkuhi, Cafer Yahiki baskısı, Tahran, 1366 h.ş.
  • Kuleyni, Muhammed b. Yakup, er-Ravza mine’l-Kafiye, Ali Ekber Gaffari baskısı, Tahran, 1389 h.k.
  • Kenturi, Muhammed Kuli, Teşyidu’l-Matain, 1398 h.k.
  • Genci, Muhammed b. Yusuf, Kifayetu’t-Talib, Muhammed Hadi Emini baskısı, Tahran, 1362 h.ş.
  • Maverdi, Ali b. Muhammed, el-Ahkam Sultaniye, Beyrut, 1985 m.
  • Mubarred, Muhammed b. Yezid, el-Kamil, Muhammed Ahmed Dali baskısı, Beyrut, 1986 m.
  • Muhib Taberi, Ahmed b. Abdullah, Zahairu’l-Ukba, Beyrut, 1981 m.
  • Muhib Taberi, Er-Riyadu’n-Nadire, Beyrut, 1984 m.
  • Muhakkik-i Kereki, Ali b. Abdulal, Nefahat’l-Lehvat, Tahran, mektebet neyneva.
  • Mesudi, Ali b. Hüseyin, et-Tenbih ve’l-Eşraf, Beyrut, Daru Suab.
  • Mesudi, Ali b. Hüseyin, Murucu’z-Zeheb, Muhammed Muhyiddin Abdulhamid baskısı, Beyrut, 1367 m.
  • Muslim b. Haccac, Sahih, İstanbul, 1401 h.k.
  • Mufid, Muhammed b. Muhammed, el-İhtisas, Ali Ekber Gaffari baskısı, Kum, 1357 h.ş.
  • Mufid, Muhammed b. Muhammed, el-İrşad, Kum, Mektebet Basireti.
  • Mufid, Muhammed b. Muhammed, el-Cemel, Kum, Mektebetu-Daveri.
  • Mukaddesi, Mutahhar b. Tahir, el-Beda ve Tarih, Kilman Havar baskısı, Paris, 1916 m.
  • Meybudi, Ebu’l-Fazl, Reşiduddin, Keşfu’l-Esrar ve İddetu’l-Ebrar, Ali Asker Hikmet baskısı, Tahran, 1357 h.ş.
  • Meybudi, Ebu’l-Fazl, Reşiduddin, el-İrşad, Kum, Mektebet Basireti.
  • Meybudi, el-Cemel, Kum, Mektebet ed-Daveri.
  • Milani, Ali, Mukaddime ber Afet Ashab hadis.
  • Nesai, Ahmed b. Şuayb, Tehzib Hasais el-İmam Ali, Ebu İshak Cuveyni baskısı, Beyrut, 1404 h.k.
  • Nuldke, Teoder, Tarih-i İraniyan ve Arabha, Tercüme Abbas Zeryab, Tahran, 1358 h.ş.
  • Nuveyri, Ahmed b. Abdulvahhab, Nihayetu’l-Ereb, Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, Kahire, 1975 m.
  • Nişaburi, Muhammed b. Fetal, Ravzatu’l-Vaizin, Kum, 1386 h.ş.
  • Vakıdi, Muhammed b. Ömer, el-Mağazi, Marseden Cunz, Londra, 1966 m.
  • Hindi, Ali, Kenzu’l-Ummal, Safve Saka, Beyrut, 1985 m.
  • Heysemi, Ali b. Ebu Bekir, Mecmeu’z-Zevaid, Kahire, mektebetu’l-Kudsi.
  • Yakut, Buldan.
  • Yakubi, Ahmed b. İshak, Tarih, Beyrut, 1960 m.
  • Jafri, S. H. Origins and Early Development of shi῾a Islam, Beyrut, 1976.
  • Lammens, P. H.,»Le Triumvirat, Aboû Bakr, ῾Omar et Aboû ῾Obaida«, Mélanges de la Faculté Orientale, Beirut, 1973, vol. IV
  • Watt. M. Muhammad at Mecca, Oxford, 1968.

Dış Bağlantılar


"http://tr.wikishia.net/index.php?title=Ebu_Bekir&oldid=118812" adresinden alındı.