Şia

WikiShia sitesinden
(Şialar sayfasından yönlendirildi)
Şuraya atla: kullan, ara
Şia
Şia.jpg
Usul-u Din (İnançlar)
Temel İnançlar Tevhid • Nübüvvet • Mead • Adalet • İmamet
Başka İnançlar İsmet • Velayet • Mehdiyet: Gaybet (Küçük Gaybet, Büyük Gaybet), İntizar، Zuhur, Ric'at ve Beda
Füruu Din (Amali İbadetler)
İbadet Hükümleri Namaz • Oruç • Hums • Zekat • Hac • Cihad •
Gayri İbadi Hükümler Emr-i Bil Maruf • Nehy-i Anil Münker • Tevella • Teberra
İçtihat Kaynakları Kitap (Kur'an) • Sünnet (Peygamber ve İmamların Rivayetleri) • Akıl • İcma
Ahlak
Faziletler Af • Cömertlik • Yardımlaşma •
Çirkinlikler Kibir • Ucb • Gurur • Haset
Kaynaklar İmam Ali'nin İmam Hasan'a Mektubu • Nehcü'l Belaga • Sahife-i Seccadiye •
Tartışmalı Konular
Peygamberin Halifesi • Şefaat • Tevessül • Takiye • Matem • Muta • Sahabenin Adaleti
Karakterler
Şia İmamları İmam Ali (a.s) • İmam Hasan (a.s) • İmam Hüseyin (a.s) • İmam Seccad (a.s) • İmam Bakır (a.s) • İmam Sadık (a.s) • İmam Kazım (a.s) • İmam Rıza (a.s) • İmam Cevad (a.s) • İmam Hadi (a.s) • İmam Askeri (a.s) • İmam Mehdi (a.s)
Sahabe

Hamza • Cafer b. Ebu Talib • Salmanı Farisi • Mikdat b. Esved • Ebu Zer Gaffari • Ammar Yasir • Malik Eşter • Muhammed b. Ebu Bekir • Akil • Osman b. Hanif • Ebu Eyyup Ensari • Cabir b. Abdullah Ensari • İbn Abbas • Abdullah b. Cafer • Huzeyme b. Sabit • Bilal • Yasir

Kadınlar:

Hatice • Fatıma (s.a) • Zeyneb • Ümmü Gülsüm Bint Ali • Esma Bint Ümeys • Ümmü Eymen  • Ümmü Seleme
 • Usulcular • Şairler •  •  •  •  •
Mekke-i Mükerreme ve Mescid-i Haram • Medine-i Münevvere، Mescid-i Nebi ve Baki • Beytü'l Mukaddes ve Mescid-i Aksa • Necef-i Eşref، İmam Ali Türbesi ve Kufe Mescidi • Kerbela-ı Mualla ve İmam Hüseyin Türbesi • Kazımeyn ve Kazımeyn Türbesi • Samarra ve Askereyn Türbesi • Meşhed-i Mukaddes ve İmam Rıza Türbesi • Şam ve Zeynep Türbesi • Kum ve Fatıma Masume Türbesi  • Şiraz ve Şah Çırağ • Rey ve Şah Abdu'l Azim
Dini Bayramlar
Fıtır Bayramı • Kurban Bayramı • Gadir Bayramı • Mebes Bayramı • Peygamberin Doğumu • İmamların Doğumu
Matemler
Fatıma Günleri • Muharrem (Muharrem Matemi, Tasua, Aşura ve Erbain)
Mübahele Olayı • Gadir-i Hum • Beni Saide Sakifesi • Fedek • Fatıma Evi Olayı • Cemel Savaşı • Sıffin Savaşı • Nehrevan Savaşı • Kerbela Vakıası • Sekaleyn Hadisi • Ehli Kisa • Tathir Ayeti • Şia Katliamları

Kur'an • Nehcü'l Belaga • Sahife-i Seccadiye
Kutub-u Erbaa: İstibsar • Kafi • Tehzibu'l Ahkam • Men La Yahduruhu'l Fakih

Fatıma Mushafı • Hz. Ali Mushafı • Esrarı Al-i Muhammed • Vesailu'ş Şia • Biharu'l Envar • el-Gadir • Mefatihu'l Cenan • Mecmeu'l Beyan • El-Mizan Tefsiri •
Şia Fırkaları
On iki İmam (İsna Aşeri) • İsmailiye • Zeydiye • Keysaniye

Şia (Arapça: التشيع); İslam dininin iki büyük mezhebinden biridir. Şia mektebi taraftarları Allah Resulünün (s.a.a) halefi ve halifesinin Hz. Ali b. Ebi Talip (a.s) olduğuna inanmaktadırlar. Şia terimini ilk olarak Peygamber efendimiz (s.a.a) kullanmış[1] ve Salman, Ebuzer, Ammar ve Mikdad gibi büyük sahabelerden bazıları ilk Şialar olarak bilinmiştir.

Şialar, Peygamber efendimizin (s.a.a) yerine geçecek kişinin Allah-u Teala tarafından seçileceğine ve sadece Allah’ın bir kimseyi ümmetin imamı karar kılabileceğine inanmaktadır. Bazı Şia fırkaları arasında imamın şahsı ve imametin şartları noktasında ihtilaf bulunmakta ve bu mesele tarih boyunca Şia mezhebi için farklı fırkaların meydana gelmesine sebep olmuştur. Zeydiyye, İsmailiyye ve On İki İmam Şia’sı (Caferi) var olan fırkalardır ve Şiaların çoğunluğu on iki imam Şia’sıdır.

İslam’ın ilk dönemlerindeki Şialar Emevi ve Abbasi hakimlerinin zulüm ve baskıları altındaydı. Hicri kameri dördüncü asrın ilk yıllarında A’li Buveyh silsilesinin başa geçmesiyle Şialar güç elde etti ve yaklaşık 10. asırda da Safevi saltanatı ile Şia mezhebi, o günün geniş topraklarına sahip olan İran’da resmiyet kazandı ve şu ana kadar da devam etmektedir.

Şia mektebinin Ehlisünnetle olan en büyük farkı şudur: Şialar Peygamber efendimizin (s.a.a) sözlerine binaen, Allah Resulünün (s.a.a) yerine geçecek kişi ve dini ilimlerde merceiyet konusunu sadece onun Ehlibeyt’ine özgü bilmektedirler.

Şialar tarih boyunca, etkiler bırakan fikri ve kültürel akımlar meydana getirdiler ve özellikle de son yıllarda İslam dünyasında meydana gelen siyasi ve içtimai tahavvüllerde çok etkili rol oynadılar.

Tarihçe

شیعه علی” (yani: Ali’nin Şia’sı veya taraftarı) terimi ilk olarak Peygamberimizden nakledilen bir rivayette geçmiştir. Cabir b. Abdullah Ensari şöyle söylemektedir: Biz Allah Resulünün (s.a.a) yanında oturmaktayken Ali b. Ebu Talip (a.s) geldi. O esnada Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:

وَالذي نَفسي بِيده انّ هذا وشيعته لَهُم الفائِزون يَومَ القِيامَة

Canımı elinde bulunduran Allah’a andolsunki mutlaka bu (Hz. Ali) ve bunun Şiileri, kıyamet günü kurtuluşa ereceklerdir.

Aynı şekilde Suyuti İbn Abbas’tan şöyle nakletmektedir: “إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَـٰئِكَ هُمْ خَيْرُ‌ الْبَرِ‌يَّةِ” (İman edip doğru işler yapanlar ise, yaratıkların en iyileridirler)[2] ayeti nazil olduğu zaman Peygamber Efendimiz (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) şöyle buyurdu: “Onlar (yani: ayetteki müminlerden kasıt) sen ve senin Şialarındır. Sen ve senin Şiaların kıyamet günü Allah’tan razı olmuş ve Allah’ta sizlerden razı olmuş olacaksınız.”[3]

Nubahti (3 ve 4. asır ulemasından) Fıraku’ş Şia kitabında şöyle yazmaktadır: Şia, Hz. Ali b. Ebi Talip (a.s) bağlısı gruptur. Bu grup Ali’den başkasından uzaklaşarak onun imametine inanan grup olarak tanınmıştır. Mikdad, Salman, Ebuzer Gıfari, Ammar b. Yasir ve aynı şekilde Hz. Ali’ye (a.s) meveddet ve sevgisi olan kimseler Şialardan sayılmaktadır. Bunlar İslam’ın ilk Şialarıdır.[4]

Ebu Hatem Sehl b. Muhammed Sistani (vefat: 250) şöyle söylemiştir: “İslam’da Peygamber efendimiz (s.a.a) zamanında zahir olan ilk isim “Şia” ismiydi ve sahabeden dört kişi; Ebuzer, Salman-ı Farsi, Mikdat b. Esved ve Ammar b. Yasir bu isimle lakaplandırılmıştı. Sıffin savaşı zamanında ise bu lakap Ali’nin (a.s) dost ve taraftarları arasında yaygınlaştı.”[5]

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) Nehrevan savaşından sonra yaranlarına yazdığı mektupta şu ifadelere yer verilmiştir:

“بسم الله الرحمن الرحيم، من عبد الله علي أمير المؤمنين إلى شيعته من المؤمنين والمسلمين، فإن الله يقول «وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِ لَإِبْرَ‌اهِيمَ» وهو اسم شرفه الله تعالى في الكتاب أنتم شيعة النبي محمد صلى الله عليه وآله كما أن محمدا من شيعة إبراهيم اسم غير مختص وأمر غير مبتدع”

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’ın kulu ve müminlerin emiri olan Ali’den mümin ve Müslüman Şialarına; Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz İbrahim de O’nun taraftarlarından idi.” (وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِ لَإِبْرَ‌اهِيمَ) ve bu isim (Şia) Kur’an’da Allah-u Teala tarafından onurlandırılmıştır. Muhammed (s.a.a) nasıl İbrahim’in (a.s) Şia’sı idiyse, sizlerde (aslında) Muhammed’in sallallahu aleyhi ve alih’in Şialarısınız. Bu isim şahıslara özgü ve yeni çıkmış bir şey değildir…”[6]

Aynı şekilde başka bir rivayette İmam Ali (a.s) “Biz senin Şialarınız” diyenlere “Sizlerde Şiaların alamet ve nişanelerini görmüyorum.” diye buyurarak Şiaların alamet ve nişanelerini zikretmiştir.[7]

İlk asırlarda Arapça dilinde Şia terimi, mutlak anlamıyla halktan bir grup[8] manasında ve izafe edildiğinde ise yaren, takipçi ve taraftar[9] anlamında kullanılmaktaydı. Şia teriminin revacının menşei, Şia kelimesinin ilk asırlardaki tarihi ve mezhebi hareketlerde “Şiatu Ali” (Ali’nin Şiaları) şekliyle kullanılmasıdır; ama zahiren bu kelimenin kısaltılmışının (Şia terimi) kullanımı da ilk asırlarda yaygındı.[10] İslam’ın ilk dönemlerindeki Müslümanlardan bazılarının, imamet konusunda Peygamber efendimizden (s.a.a) sonra İmam Ali (a.s) için özel bir hakka kail olmaları ve bu grubun “Ali’nin Şia’sı” (Şiatu Ali) olarak tanınmaları tarihi nüktelerdendir. Nitekim Sıffin savaşı hakkında verilere göre “Şia” unvanı İmam Ali’nin (a.s) özel ashabından bir grup için kullanılmaktaydı[11] ve aynı şekilde İmam Hasan’ın sulhu olayında (41 yılında) anlaşmanın şartlarından biri Muaviye’nin “Ali Şiaları”ndan hiç birine zulüm ve zarar vermemesiydi.[12]

Şia’da Bölünmeler

Şia mezhebinde Ehlibeyt’ten ilk üç rehber (İmam Ali, İmam Hasan ve İmam Hüseyin aleyhimus selam) döneminde hiçbir şekilde bir bölünme olmadı. Ancak İmam Hüseyin’in (a.s) şehit edilmesinden sonra çoğunluk İmam Seccad’ın (a.s) imametine inandılar ve Keysaniyye diye tanınan bir azınlık ta Hz. Ali'nin (a.s) üçüncü oğlu Muhammed b. Hanefiyye'yi imam olarak kabul ederek, onun dördüncü imam olup “Razva” dağında gizli olan ve bir gün zuhuru beklenilen Mehdi olduğuna inandılar.[13]

İmam Seccad’ın (a.s) şehadetinden sonra Şiilerin çoğu oğlu İmam Muhammed Bakır’ın (a.s) imametine inanırken, bir grup azınlıksa İmam Seccad’ın (a.s) diğer şehit oğlu Zeyd’in imametine inanarak Zeydiyye olarak adlandırıldılar.[14]

İmam Bakır’ın (a.s) şehadetinden sonra onun Şiaları oğlu İmam Cafer Sadık’ın (a.s) imametine inandılar ve İmam Sadık’ın şehadetinden sonra ise ekseriyet onun evladı İmam Musa Kazım'ı (a.s) yedinci imam kabul ettiler. Diğer bir grup da İmam Sadık (a.s) hayattayken ölen ve İmamın büyük evladı olan İsmail'i imam kabul ederek Şii çoğunluktan ayrılarak İsmailiyye diye maruf oldular. Bir grup da İmam Sadık’ın diğer oğlu Abdullah Eftah’ı, başka bir grup da oğlu Muhammed'i kendilerine imam olarak tayin ettiler ve bazıları da Hazretin kendisinin, son imam olduğunu sandılar.[15] İmam Musa Kazım’ın (a.s) şehit edilmesinden sonra Şiaların çoğunluğu oğlu İmam Rıza’yı (a.s) sekizinci imam olarak tanırken, bazıları da yedinci İmamda sabit kalarak "Vakıfiyye" adıyla maruf oldular.[16]

Sekizinci İmamdan itibaren Şiilerin ekseriyetinin inancına göre zuhur etmesi beklenen on ikinci İmam Mehdi’ye (a.f) kadar önemli ve dikkate alınacak bir bölünme meydana gelmedi ve bölünme tarzında bazı vakıalar olduysa da fazla sürmeyip kendiliğinden dağıldı. Örneğin: Onuncu İmamın oğlu Cafer, kendi kardeşi olan 11. İmamdan sonra imamlık iddiasında bulunmuş ve bir grup da ona inanmışlardı; ancak bu uzun sürmedi ve hemen dağıldılar. Cafer de bu iddiasında ısrar etmedi. Aynı şekilde Şia alimleri arasında kelam ve fıkıh alanlarındaki ilmi meselelerinde meydana gelen bir takım ihtilafları da mezhep bölünmesi olarak saymamak gerekir.[17]

Şia çoğunluğunun karşısında yer alan, bahsedilen bölünmüş fırkaların hepsi kısa bir süre sonra dağılmışlardır ve yalnız Zeydiyye ve İsmailiyye fırkaları varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Şimdilerde bu fırkalara mensup gruplar Yemen, Hindistan, Lübnan gibi dünyanın çeşitli yerlerinde yaşamaktadırlar.[18]

On İki İmam Şia’sı, Zeydiyye ve İsmailiyye

Şimdiye kadar değindiğimiz azınlık gruplarının ondan koptuğu ve ayrıldığı Şia çoğunluğuna, “İmamiyye Şiası” veya “İsna Aşeriyye Şia’sı” (on iki imam Şia’sı) denir. On iki imam Şia’sı İslami meselelerden iki temel meseleye itiraz ve eleştiriden dolayı meydana gelmiştir. İki temel konu, "İslam hükümeti ve ilmi mercilik" meseleleridir ki Şia onları Ehl-i Beyt'in özel hakkı olarak bilmektedir.[19]

Şialar şöyle söylemekteydi: Batıni velayeti ve manevi rehberliği içeren ve daima beraberinde taşıyan İslami hilafetin, Hz. Ali (a.s) ve evlatlarının hakkıdır ve bunlar, Peygamberin (s.a.a) ve Ehlibeyt imamlarının açıklamalarına göre on iki kişidir. Aynı şekilde şöyle söylemektedirler: Kamil manevi hayatı içermekle birlikte şeriatın kanun ve hükümlerini teşkil eden Kur’an’ın zahiri talimatı, itibar (geçerlilik) ve asalete sahiptir ve kıyamete kadar da feshi mümkün değildir ve bu kanunlar ancak Ehlibeyt yoluyla elde edilmesi gerekir.[20] İmamiyye Şiası ve Zeydiyye Şia’sının arasındaki genel fark şudur; Zeydi Şiiler genellikle İmamiyye Şialarının aksine, imameti Ehlibeyt’e özgü bilmemekle birlikte, imamların sayısının on iki ile sınırlı olduğunu kabul etmemiş ve Ehlibeyt fıkhına göre hareket etmemişlerdir.

On iki imam Şia’sı ve İsmailiyye Şiileri arasındaki genel farkta şudur; İsmaililer imametin, yedi sayısı üzerinde döndüğüne ve nübüvvetin Hz. Muhammed’le (s.a.a) son bulmadığına ve şeriat hükümlerinde değiştirme yapmanın hatta teklifin, kökten kaldırılmasının özellikle Batiniyye'ye göre mümkün olduğuna inanırlar. Onların aksine İmamiyye Şia’sı, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Hatem-ul Enbiya (peygamberlerin sonuncusu) olduğuna, onun on iki vasisi olduğuna ve aynı şekilde şeriatın zahirini muteber ve nesh olmayacağına ve Kur'an Kerim’in de hem zahiri ve hem de batını olduğunu ispatlarlar.[21]

İmamiyye Şia’sının Tarihine Kısa Bir Bakış

Şiaların çoğunluğu on iki imam Şia’sıdır ve bunlar Peygamberimizin vefatından sonra Ehlibeytin hakkını ihya etmek için hilafet ve ilmi mercilik hususunda itirazda bulunup çoğunluktan kopmuş olan Hz. Ali'nin (a.s) dostları ve taraftarlarıdır.[22]

Şia, Hulefa-i Raşidin zamanında (11-35 h.k) sürekli baskı altındaydı ve onlardan sonra da Ümeyye oğullarının (Beni Ümeyye) hilafeti döneminde (40-132 h.k) mal ve can güvenlikleri tamamen kaldırılmıştı; ancak kendilerine yapılan baskı ve zulüm arttıkça inançlarında daha da sabit kadem oluyorlardı ve özellikle mazlumiyetlerinden, inançlarını güçlendirme ve ilerletmede çok yararlanıyorlardı. Daha sonra ikinci yüzyılın ortalarında Abbasi halifelerinin, İslam hükümetini ele geçirdiği sırada gerçekleşen serbestlik ve boşluktan yararlanan Şialar biraz olsun rahat nefes aldılar. Ama bu durum pek fazla sürmedi ve Şia'nın hakları yeniden kısıtlanmış ve üçüncü yüzyılın sonlarına dek kısıtlama gün geçtikçe artmıştır.[23]

Dördüncü yüzyılın ilk dönemlerinde Şia mezhebine mensup, nüfuzlu Al-i Buveyh padişahlarının yönetime gelmesiyle Şialar kuvvetlenmiş ve serbest faaliyet yapma fırsatı elde etmiş ve kıyamlar başlatmışlardır. Beşinci yüzyılın sonlarına kadar durum bu şekilde devam etti. Altıncı yüzyılın başlarında Moğolların saldırısı sonucunda oluşan genel ve umumi sıkıntılar ve Haçlı seferlerinin sürüp gitmesinden dolayı, İslam hükümetleri tarafından Şia alemine önemli kısıtlamalar olmadı. Özellikle İran'da Moğol padişahlarından bir kısmının Şia mezhebini kabullenmesi ve Mazenderan’da Mer'aşi sultanlarının hüküm sürmesi, Şiilerin nüfuzunun artmasında ve güçlenmesinde, İslam devletlerinin dört bir yanında bilhassa İran'da milyonlarca Şia'nın fark edilecek şekilde bir araya gelmesine yardımcı olmuştur. Bu durum, dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür. Onuncu yüzyılın başlarında, o zamandaki büyük İran'da Safaviye saltanatının zuhuruyla Şia mezhebi resmiyet kazanmış ve şimdi de (on dördüncü yüzyılın sonlarında) kendi resmiyetini korumuştur. Bunun yanı sıra dünyanın dört bir köşesinde on milyonlarca Şii yaşamaktadır.[24]

Hilafet Meselesi ve İlmi Mercilik

Şia, İslami öğretilerden elde ettiği inançlar esasınca, toplum için birinci derecede İslami öğretilerin ve dini kültürün aşikar olmasının ve ondan sonraki derecede ise bu talimlerin toplum arasında tamamen yayılmasının önemli olduğuna inanmaktadır.[25]

Başka bir deyişle evvela: toplumun fertleri dünyaya ve insana gerçek (reel) gözle bakmalı, kendi insani vazifelerini (hakiki maslahata uygun olanını) tanımalı ve isteklerine zıt olsa dahi yerine getirmelidir.

Saniyen: Din üzerine kurulu bir hükümet, toplumda gerçek İslami düzeni, halkın Allah'tan başkasına kul olmamasını, gerçek anlamıyla özgürlüğü, ferdi ve toplumsal adaletten yararlanmalarını sağlayacak bir biçimde uygulamalı ve onu korumalıdır. Bu iki amaç ancak ismet ve ilahi masumiyete sahip kimselerin vasıtasıyla gerçekleşmelidir. Aksi takdirde kendilerine bırakılan vazifelerde fikri sapıklık ve ihanetten güvende olmayan kişiler, fetva kaynağı yahut ilmi mercilik makamını ele geçirebilirler. Böylece tedricen İslam'ın adalet üzerine kurulu özgürlük kaynağı olan İlahi velayet, Kayser (Bizans hükümdarlarının unvanı) ve Kisra (Sasani padişahlarına verilen unvan) saltanatına dönüşür ve İslam'ın yüce öğretisi diğer dinlerde olduğu gibi, egoist ve heveslerine kapılan aydınların eliyle tahrif edilebilir. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) tasdik ettiği üzere, yaptığı işlerin ve konuştuğu sözlerin ve izlediği yolun tamamı Kur'an-ı Kerim ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetine uygun olan bir kimse varsa o da ancak Hz. Ali'dir.[26]

Kureyş kabilesinin Hz. Ali'nin (a.s) hilafetine karşı olduklarını söyleyen çoğunluk, nasıl ki zekat vermekten kaçınan cemaatle savaştılar ve onlardan zekat almaktan vazgeçmedilerse, Kureyş kabilesinin muhalefetinden korkup hakkı ezmeleri yerine, hak hilafete karşı çıkanları da hakka yönlendirmeleri, baş kaldıranları kendi yerlerine oturtmaları gerekirdi.[27]

Şia'yı seçimle hilafeti kabul etmekten alıkoyan, daha sonra meydana gelebilecek acı olaylardan; yani İslami hükümetin yöntemimin fesat olması ve yüce dini öğretilerin temelinin yok olması endişesiydi. Nitekim sonra gerçekleşen olaylar da bu inancın (veya tahminin) doğru olduğunu gün geçtikçe aydınlatmaktaydı. Böylece Şiilerin akidelerine olan inançları daha fazla artıyordu. Şiiler zahirde çoğunluk içerisinde eritilmesine, parmakla sayılacak kadar azınlık olmalarına, İslam öğretisini gizlice Ehl-i Beyt'ten öğrenmeye ve kendi yollarına davet etmeye ısrarlı olmalarına rağmen İslam gücünün korunması ve ilerlemesi için aleni muhalefetten kaçınıyorlar hatta onlarla omuz omuza cihada gidiyorlar, toplumsal işlerde onlara katılıyorlardı. Hz. Ali'nin (a.s) kendisi de İslam'ın maslahatını göz önünde bulundurarak gereken yerlerde çoğunluğa yol gösteriyordu.[28]

Hilafetin Seçime Sunulması ve Şia Görüşüne Aykırı Oluşu

Şia, yasaları Allah'ın kitabı ve Resul-i Ekrem (s.a.a)'in sünnetinde belirlenen semavi İslam şeriatının hiçbir zaman değişmeyeceğine ve kıyamete kadar kendi itibarını koruyacağına[29] ve İslam hükümetinin, hiç bir bahane ile İslam dininin kanunlarını tamamen uygulamaktan kaçınamayacağına inanmaktadır. İslam hükümetinin tek görevi, zamanın maslahatını göz önünde bulundurarak şeriat sınırı çerçevesinde şura ve meşveretle bazı kararlar almasıdır. Ancak siyasi amaçlar üzere gerçekleşen biat olayı ve yine Hz. Peygamber'in (s.a.a) hastalığının son günlerinde gerçekleşen kâğıt ve mürekkep hadisesi, hilafetin seçimle olmasına taraftar olanların bu konuda, Allah'ın Kitabının bir anayasa gibi korunması gerektiğine ve Peygamber'in (s.a.a) açıklamaları ve sünnetininse değer ve itibar noktasında sabit olmadığına ve hatta İslam hükümetinin siyaset icabı, onları uygulamaktan sarfı nazar edebileceğine inandıklarını göstermektedir.[30]

Onların bu görüşü, daha sonraları sahabe hakkında nakledilen birçok rivayetlerle (örneğin; Sahabeler müçtehittirler. İçtihat ve maslahatlarında isabet ederlerse sevap kazanırlar ve eğer hata yaparlarsa mazurdurlar) onaylandı. Bunun apaçık örneği, Halifenin komutanlarından Halid b. Velid'in, Müslümanların sayılır şahıslarından olan Malik b. Nuveyre'nin evinde misafir olduğu gece gerçekleşti. Halid, Malik'i gafil avlayıp öldürdü, başını ocağa bırakıp ateşte yaktıktan sonra o geceyi Malik'in hanımıyla birlikte geçirdi! Halife ise bu utanç verici, yüz kızartıcı cinayetlerin ardından "Devletin böyle komutana ihtiyacı vardır" bahanesiyle Halid hakkında şeriat hükümlerini uygulamadı.[31]

Aynı şekilde Humusun, Hz. Peygamber'in (s.a.a) Ehlibeyti ve yakınlarına verilmesini önlediler ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) hadislerini yazmayı yasakladılar. Eğer bir yerden yahut bir kimseden yazılı hadis ele geçirilseydi onu zabtedip yakıyorlardı ve bu adis yazma yasağı Hülefa-i Raşid'in döneminden Emevi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz'in (99-102) hilafeti dönemine kadar sürdü. İkinci Halife döneminde (13-25 h.k.) bu siyaset daha fazla netlik kazandı ve hilafet makamı, temettü haccı, mut'a nikahı ve ezanda "Hayye ala Hayr'il-Amel" denilmesi gibi bir takım şeriat kurallarını yasakladı ve üç talakın (boşamanın) bir oturumda geçerli olması gibi, şeriatta olmayan bir takım şeyleri de yasalaştırdı.[32]

Müslümanların arasında çeşitli tabakaların oluşmasına ve korkunç kanlı sahnelerin meydana gelmesine neden olan Beyt'ül malın halkın arasında farklılık gözetilerek taksim edilmesi ikinci halife döneminde başladı. Ömer’in hilafeti döneminde, Muaviye Şam’da, Kayser ve Kisra sultanlarına uygun geleneklerle hükümet ediyordu ve bu durum karşısında ona “Arab’ın Kisrası” lakabını veren halife, ona hiçbir şekilde müdahil olmuyordu.[33]

İkinci halife hicri kameri 23 yılında İranlı bir köle tarafından öldürüldü. Halifenin emriyle kurulan altı kişilik şuranın ekseriyet oyuyla üçüncü Halife işlerin idaresini eline aldı. O, hilafeti döneminde kendi Emevi akrabalarını halka musallat etmiş, Hicaz, Irak, Mısır ve diğer İslam ülkelerinde işleri bunlara devretmişti, oysa onlar kayıtsızlık ve sorumsuzlukta kararlı oldukları için alenen zulüm etmeye, günah işlemeye ve şimdiye dek uygulanan İslam kanunlarının aksine hareket etmeye başladılar. İslam ülkelerinin dört bir yanından şikayetler sel gibi dar'ul hilafeye akmaya başladı. Halife ise, Emevi yakınlarının bilhassa Mervan b. Hakem'in etkisi altında kaldığından gelen şikayetleri önemsemiyordu. Hatta bazen şikayet edenlerin takip edilmesini ve onlara sert davranılmasını emir veriyordu. Sonunda hicretin 35. yılında halk ona karşı ayaklanmaya başladı ve bir kaç günlük süren çatışma ve muhasara sonucu halife öldürüldü.[34]

Üçüncü Halife kendi hilafeti döneminde, Emevi akrabalarından Muaviye'nin yönetiminde olan Şam hükümetini daha fazla güçlendiriyordu. Öyle ki hilafetin ağırlığı Şam'da toplanmış, Medine'de bulunan dar-ül hilafe teşkilatının dış görünümden başka bir şeyi kalmamıştı. Birinci Halife, sahabelerin çoğunluğunun seçimiyle, İkinci Halife de birinci Halifenin vasiyeti üzerine, Üçüncü Halife ise, fertleri ve tüzüğü İkinci Halife tarafından belirlenen altı kişilik şuranın tayini üzerine hilafeti ele aldılar. İlk üç Halifenin yirmi beş yıl süren hilafetlerinde, işleri idare etmede izledikleri siyasetleri şuydu: İslam kanunları içtihat üzerine ve hilafet makamı tarafından teşhis edilen maslahatlara göre uygulanır. İslam öğretilerinde ise izledikleri yol, Kur'an'ın tefsir edilmeden ve araştırılmadan okunması ve Peygamber'in (s.a.a) hadisleri yazılmadan rivayet edilmesi, kulak ve ağız haddini aşmamasıydı.[35]

Yazmak, sadece Kur'an-ı Kerim'le sınırlandırılmış, hadis yazmak ise yasaklanmıştı. Hicri Kameri On iki yılında sona eren "Yemame" savaşında, sahabelerden Kur'an karisi olan bir grup hafızın ölmesi üzerine, Ömer b. Hattab birinci Halifeye Kur'an'ın bir mushafta toplatılmasını önerdi. O, kendi önerisinde şöyle diyordu: Eğer yeniden bir savaş çıkar ve geriye kalan Kur'an hamilleri de öldürülürse Kur'an aramızdan yok olacaktır. Dolayısıyla, Kur'an ayetlerini bir mushafa toplayıp yazmamız gerekir. Kur'an hakkında bu kararı alırken Kur'an'ın peşi sıra gelen Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadisleri aynı tehlike ile karşı karşıya olduğu halde onları muhafaza etmeye önem vermediler. Unutulma, uydurulma, eksik ve fazla nakledilme, lafzının değil de algılanan anlamın nakledilmesi gibi tehlikelere rağmen hadisleri koruma önemsenmemekle birlikte yazılması bile yasaklanıyor ve ele geçirilen bütün hadisler yakılıyordu ve çok kısa bir süre içerisinde öyle bir durum meydana geldi ki İslam'ın namaz gibi tartışılmaz apaçık meselelerinde dahi birbiriyle zıt hadisler ortaya çıktı. Bu zaman içerisinde diğer ilim dallarında da bir ilerleme olmadı. Böylece Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin açıklamalarında ilimle ilgili methetmeler ve ilimleri ilerletip yaymaya olan teşvik ve tekitler, sonuç vermeyip etkisiz kaldı. Halkın çoğunluğu, İslam'a birbirinin ardından nasip olan zaferlere ve Arap yarımadasına dört bir yandan akan hadsiz hesapsız ganimetlerin verdiği sevinç ve neşeyi yaşamaya meşgul idiler. Risalet hanedanının ve bunların en ileri geleni ve Hz. Peygamber'in (s.a.a) buyurduğuna göre İslam öğretileri ve Kur'an'ın anlamları konusunda halkın en bilgini olan Hz. Ali'nin (a.s) ilimleri dikkate alınmadı. Hatta Kur'an-ı Kerim'in bir araya toplanılmasında (Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ali'nin, evine kapanıp Mushafı bir araya topladığını bildikleri halde) ondan yararlanmadıkları gibi adını bile söz konusu etmediler.[36] (Bakınız: İmam Ali’nin Mushafı)

Bu ve benzeri bir takım işler, Hz. Ali'nin (a.s) takipçilerini kendi inançlarında daha fazla dürüst, olayların gidişatı karşısında daha uyanık olmalarına ve günden güne de çalışmalarını artırmalarına neden oldu. Halkın umumi terbiyesinde mahrum edilen Hz. Ali (a.s) ise fertleri özel olarak terbiye etmeye başladı.[37]

Bu yirmi beş yıl zarfında, bütün durumlarda ona tabi olan dört dostundan üçü (Salman-ı Farisi, Ebuzer Gaffari ve Mikdad) vefat ettiler. Ama sahabelerden bir grup ve Hicaz, Yemen, Irak ve diğer yerlerde bulunan tabiinden kalabalık bir grup Hz. Ali'nin (a.s) destekçileri arasında yer aldılar ve netice de üçüncü Halifenin ölümünden sonra, her bir taraftan ona yöneldiler. O'na biat edip halife olarak seçtiler.[38]

İmam Ali’nin (a.s) Hilafeti

Hz. Ali'nin (a.s) hilafeti hicri kameri 35 senesinin sonlarına doğru başladı ve yaklaşık dört yıl dokuz ay sürdü. Ali (a.s), hilafeti döneminde Peygamberimizin olaylara bakış açısını, tavrını ve meseleleri çözmedeki metodunu örnek alarak önceki halifeler zamanında meydana gelen birçok değişmeleri eski durumuna getirdi. Liyakatsiz hükümdarları, makamlarından aldı. Aslında Hz. Ali'nin (a.s) gerçekleştirdiği, birçok zorlukları içeren, bir kıyam ve inkılap idi.[39]

Hz. Ali (a.s) hilafetinin ilk gününde halka yaptığı konuşmasında şöyle buyurdu:

"Haberiniz olsun! Belanız tıpkı Allah'ın Peygamberinin (s.a.a) bi’seti gününde olduğu gibi döndü-dolaştı gene gelip sizi buldu. İyice alt ve üst olmalısınız. Arkada kalan fazilet sahipleri öne düşmelidirler. Zorla ve haksız yere öne düşenler geri kalmalıdırlar. (Hak ve batıl vardır ve her birinin de ehli vardır, insan hakka itaat etmelidir) Batılın çoğunluğu oluşturması yeni bir şey değildir. Hak azsa o az olsa bile bazen öne geçer ve ilerlemesi de beklenmektedir. Elbette insana sırt çeviren şeylerin tekrar bir daha ona yönelmesi pek nadir olur."[40]

İmam Ali’nin (a.s) hükümetinin başlamasıyla menfaatleri tehlikeye düşen muhalif unsurlar, her köşe ve bucaktan muhalefet bayrağı açarak, üçüncü halifenin kanını gütme bahanesiyle, Ali'nin (a.s) hilafet dönemini kapsayan kanlı iç savaşlar meydana getirdiler. Şia'nın görüşüne göre bu iç savaşlara neden olanların şahsi menfaatlerinden başka bir maksatları yoktu ve üçüncü halifenin kanını gütme davası, avam halkı aldatma aracından başka bir şey değildi ve hatta bu olayların vuku bulmasında yanlış anlaşılma bile söz konusu değildi.[41]

Cemel savaşı olarak adlandırılan ilk savaşın çıkma nedeni, ikinci halife döneminde beytülmalın farklı bölünmesi sonucu ortaya çıkan tabaka farklılıklarıdır. Ali (a.s) resmen halife olarak tanındıktan sonra, Peygamberimizin (s.a.a) siresi gibi, beytülmalı halk arasında fark gözetmeden ve eşit olarak dağıttı ve imamın bu tutumu, Zübeyir ve Talha'yı çok fazla öfkelendirdi. Böylece onlar itaatsizliğe ve başkaldırıya karar vererek Kabe'yi ziyaret etme bahanesiyle Medine'den Mekke'ye gittiler ve Mekke'de bulunan ve Hz. Ali (a.s) ile arası iyi olmayan Ümmü-l Müminin Aişe'yi de kendilerine uydurup, üçüncü halifenin kan davası adına, kanlı Cemel savaşını meydana getirdiler.[42]

Hâlbuki Talha ve Zübeyir üçüncü halifenin evi sarıldığı ve öldürüldüğü zaman Medine'de oldukları halde halife'yi savunmadılar ve halife öldürüldükten sonra, kendileri ve Muhacirler adına İmam Ali'ye (a.s) ilk biat edenlerden idiler. Aynı şekilde Ümmü’l Müminin Ayşe halkı üçüncü halifenin katline teşvik edenlerdendi ve üçüncü halifenin katlini duyduğunda ona küfürde bulunup sevinç izharında bulundu. Aslında, üçüncü halifenin katline sebep olanlar, Medine'den diğer bölgelere mektuplar yazarak halkı halifeye karşı ayaklandıran sahabelerdi.[43] Sıffin savaşı adıyla bilinen ve bir yıl altı ay süren ikinci savaşın çıkarılma sebebiyse Muaviye'nin hilafete göz dikmesi ve ona olan hırsı idi. Muaviye haksız yere yüz binden fazla kişinin kanını döktüğü bu savaşı, üçüncü halifenin intikamını alma adıyla başlattı. Bilindiği gibi kanın bedelini alma hiç bir zaman savunma yöntemiyle gerçekleşemediğinden dolayı, Muaviye bu savaşta savunma değil de taarruzda bulunuyordu.[44]

Bu savaşın unvanı “üçüncü halifenin intikamını alma” davasıydı, oysaki üçüncü halife, hayatının son günlerinde çıkan karışıklığa son vermek amacıyla Muaviye'den yardım dileğinde bulunmuştu. Muaviye de bir orduyla Şam'dan Medine'ye doğru hareket etti. Ancak yolda kasıtlı olarak o kadar gecikti ki halife öldürüldü ve bunun üzerine o da tekrar Şam'a dönüp Halifenin kan davası adına kıyam etti. Hz. Ali (a.s) şehit olup Muaviye hilafeti ele geçirdikten sonra da, halifenin intikamını alma hevesini ve onu öldürenleri takip etmeyi unuttu.[45]

Sıffin savaşından sonra Nehrevan savaşı başladı. Bu savaş, içlerinde sahabelerin de bulunduğu bir kısım halkın, Muaviye'nin Sıffin savaşındaki kışkırtmaları sonucu oluşan ayaklanmalardı. Bunlar, İslam beldelerinde karışıklık çıkarmaya ve emniyetsizlik yaratmaya başladılar ve nerede Ali'nin (a.s) taraftarlarını bulurlarsa öldürüyorlar, hatta hamile kadınların rahimlerini parçalayarak ceninleri çıkarıp başlarını kesiyorlardı.[46] Ali (a.s) bu kargaşalığa da son verdi; ancak kısa bir müddet sonra Kufe camiinde namaz halindeyken haricilerden birisinin eliyle şehit edildi.[47]

Şia'nın Hz. Ali'nin Hilafetinden Yararlanması

Hz. Ali (a.s) dört yıl dokuz ay süren hilafeti döneminde İslam ülkesinin karışık durumunu tamamen ilk önceki durumuna getiremese de, üç temel açıdan muvaffak olmayı başardı:

1- Kendi adaletli siresi ile, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) çekici ahlaki çehresini halka ve özellikle de yeni yetişen nesile sergiledi. O, Muaviye'nin Kayseri ve Kisrai ihtişamına karşılık halkın en fakiri gibi yaşıyordu. İmam Ali (a.s) kendi aile, yakınları ve arkadaşlarını diğerlerine üstün tutmadı ve zengini fakire, güçlüğü zayıfa tercih etmedi.
2- O kadar yıpratıcı işler ve meşguliyetlerle uğraşmasına rağmen, halka ilahi maarifleri ve hakiki İslami öğretilerle dolu değerli birikimleri hatıra bıraktı. Hz. Ali'nin (a.s) muhalifleri şöyle diyorlar: "O, cesaretli birisiydi siyaset adamı değil; zira o hilafetinin ilk döneminde muhalif unsurlarla barış yaparak, dalkavuklukla onları razı edebilir ve böylelikle kendi hilafetini güçlendirdikten sonra onları kökten yok edebilirdi." Bu hadisenin bir benzeri de, Allah Resulünün (s.a.a) bi'seti döneminde de gerçekleşmişti ve kafirler ve müşrikler defalarca Peygambere anlaşma teklifinde bulunmuşlar ve o hazretin onların putlarına saldırmadığı sürece onların da Peygamberin davetine karışmayacakları önerisinde bulunmuşlardı. Ancak Peygamber Efendimiz (s.a.a) o zor günlerde düşmanlarla uzlaşarak kendi mevkisini güçlendirdikten sonra onlara muhalefet etme olasılığı varken bunu yapmadı. Esasen İslami davet, bir hakkı diriltmek uğruna başka bir hakkın yok olmasına yahut bir batılın başka bir batılla ortadan kaldırılmasına asla izin vermez. Bu hususla ilgili Kur'an-ı Kerim'de birçok ayet vardır. Bundan ziyade Hz. Ali'nin (a.s) muhalifleri zafere ulaşmak ve hedeflerine varmak uğruna hiçbir suç ve cinayeti işlemekten, İslam'ın sarih (istisnasız bütün) kanunlarını çiğnemekten kaçınmıyorlardı ve üstelik işledikleri günah ve lekeleri, sahabi ve müçtehit oldukları hasebiyle kendilerini temize çıkarıyorlardı; Ancak İmam Ali (a.s) her zaman için İslam kanunlarına bağlıydı.Hz. Ali'den (a.s) akli, dini ve toplumsal ilim dallarında on bir bine yakın kısa sözler kaydedilmiştir ve İslam öğretileri yaptığı konuşmalarında çok sade ifadeyle ve en edebi üslupla beyan etmiştir. İmam Ali (a.s), Arap diline düstur yazan ve Arap edebiyatının temelini atan kimsedir. İslam'da İlahi felsefenin derinliklerine inerek serbest kanıtlama ve mantıki burhanla konuşan ve o güne kadar dünya filozofları arasında dikkate alınmayan meseleleri gündeme getiren ilk kimsedir. O bu konuya o kadar özen gösterirdi ki hatta savaş esnasında bile ilmi bahisler yapardı.
3- İmam Ali (a.s) aralarında Üveys-i Karani, Kumeyl b. Ziyad, Meysem-i Temmar ve Reşid Hicri gibi İslam ariflerinin nezdinde tanınan ve içlerinden bazıları Fıkıh, Kelam, Tefsir, Kıraat ve diğer ilimlerde kaynak sayılan zahid ve marifet ehli çok sayıda kişiyi yetiştirmiştir.

İnançlar

İnsan itikadi konular noktasında kayıtsız kalamaz veya bir eğiticiden yada her hangi birinden taklit edemez. Belki Kur’an’ın sarih ayetlerinde de teyit edilen akli fıtratının nidası gereğince, Usul-u Din adıyla bilinen ve en önemlileri Tevhid, Nübüvvet, İmamet ve Mead olan Akaidi esasları araştırarak üzerinde tefekkür etmesi ve inceleme yapması farzdır.[48]

Usul-u Din’in aksine Füruu Din’de (yani amel ile alakalı olan hüküm ve kanunlarda) her Müslümanın o konuları araştırma veya tefekkür yoluyla elde etmesine gerek yoktur. Belki namaz, oruç veya zekatın farz oluşu gibi dinin kat’i zaruriyatlarından (Müslümanların hepsinin kabullendiği tartışma götürmeyen kesin hükümleri) olmadığı sürece şu üç yolu seçmede özgürdür[49]:

  1. Müçtehit olup hükümleri delillerden çıkarabilmeli.
  2. Üzerine düşen görevini yerine getirdiğinden emin olabilecek bir şekilde ihtiyat etmelidir.
  3. Bir müçtehidi taklit yani onun emirlerine göre hareket etmeli ve taklit edilecek müçtehit dünyaya düşkün olmamalı ve bilgi açısından diğer müçtehitlerden üstün olmalı.

Usul

Ana Madde: Usul-i Din

Tevhid

Ana Madde: Tevhid

Allah’u Teala, birdir ve eşi benzeri yoktur; ezelidir ve ebedi; evveldir ve ahir, alim, hekim, adil, hay, işiten ve görendir. Yaratılanların nitelemeleri ile tavsif edilemez. O cisim değildir ve bir şekli veyahut bir sureti yoktur. Allah Teala cevher de değildir, arez’de. Allah için bir ağırlık ve hafiflik, hareket ve hareketsizlik, yer ve zaman tasavvur edilemez. O’na işaret edilemez ve zihin ve hayale sığmaz. Bizim zihnimizde meydana gelen şeyler bizim zihnimizin yarattığı bizim gibi varlıklardır, Allah değil.[50]

Mead

Ana Madde: Mead

Nübüvvet

Ana Madde: Nübüvvet

İmamet

Ana Madde: İmamet

Füruu

Ana Madde: Füruu Din

Dünyadaki Şii Nüfusunun Dağılımı

Dünyanın farklı ülkelerinde dağınık bir şekilde bulunan Şiaların nüfusunun çoğunluğu orta doğu ve Basra Körfezi'nde bulunmaktadır. İran, Irak, Azerbaycan ve Bahreyn olmak üzere bu dört ülkenin nüfusunun ekseriyeti Şia’dır. Bunlar arasında İran ve Irak Şii nüfusa en fazla yer veren ülkedir. Safevi hükümeti zamanından beri İran’ın resmi mezhebi Şiiliktir. 1979 yılında İran İslam inkılabının zaferinden sonra İmam Humeyni’nin (r.a) rehberliğinde Velayeti Fakih nazariyesine dayalı mezhebi hükümet halk tarafından seçildi.

Ülke Adı Şii Nüfus Şiaların Yüzdesi (Müslüman nüfusa oranla)
İran 66 – 70 milyon % 90 – 95
Irak 19 – 22 milyon  % 65 – 70
Bahreyn Yaklaşık Yarım milyon  % 65 – 75
Azerbaycan 5 – 7 milyon 85-75 % 75 - 85[51]
Arabistan 2/5 - 4 milyon % 10-15
Lübnan 1 - 2 milyon  % 45-55[52]
Afganistan 3 - 4 milyon  % 20[53][54]
Kuveyt 500 ila700 bin % 20-25
Yemen 8 - 10 milyon  % 35-40
Suriye 3 - 4 milyon  % 15- 10
Hindistan 24 milyon  % 10-15
Pakistan 35 milyon  % 10-15
Nijerya Yaklaşık 4 milyon Yaklaşık % 5
Kanada 66000  % 10
Avustralya 36500  % 10'dan az
Yeni Zelanda 370 kişi’den az  % 1’den az
Fiji 530 kişiden az  % 1’den az
Arjantin 78500  % 10’dan az
Amerika 370000  % 15’den az
Brezilya 19000  % 10’den az

Daha Fazla Bilgi İçin

Dış Bağlantılar

Kaynakça

  1. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: والذي نفسي بيده انّ هذا وشيعته لهم الفائزون يوم القيامةCanımı elinde bulunduran Allah’a andolsunki mutlaka bu (Hz. Ali) ve bunun Şiileri, kıyamet günü kurtuluşa ereceklerdir.”
  2. Beyyine Suresi, 7. ayet.
  3. Suyuti, ed-Durru’l Mensur, c. 6, s. 379.
  4. En-Nubahti, Fıraku’ş Şia, s. 18.
  5. Bakınız; Şehabi, Edvarı Fıkıh, c. 2, s. 282.
  6. İbn Tavus, Keşfu’l Muhecce li Semereti’l Muhecce, s. 174; Hekimi, Hamase-i Gadir, s. 167; aşağıda belirtilen kitaplarda da hutbe zikredilmiştir, ancak zikredilen metinle aynı değildir; ama “Benim Şialarım” (شیعتی) lafzı kullanılmıştır: İbn Kuteybe ed-Dinveri, el-İmame ve’s Siyase, c. 1, s. 133; es-Sakafi el-Kufi, el-Garat, c. 1, s. 302 – 303.
  7. El-Mufid, el-İrşad, c. 1, s. 237 – 238: ومن كلامه عليه السلام في صفة شيعته المخلصين ما رواه نقلة الآثار: أنه خرج ذات ليلة من المسجد، وكانت ليلة قمراء، فأم الجبانة و لحقه جماعة يقفون أثره، فوقف ثم قال: من أنتم؟ قالوا: نحن شيعتك يا أمير المؤمنين، فتفرس في وجوههم ثم قال: فما لي لا أري عليكم سيماء الشيعة؟ قالوا: و ما سيماء الشيعة يا أمير المؤمنين؟ فقال: صفر الوجوه من السهر، عمش العيون من البكاء، حدب الظهور من القيام، خمص البطون من الصيام، ذبل الشفاه من الدعاء، عليهم غبرة الخاشعين (İmam Ali (a.s) gece vakti bir cemaatin önünden geçerken, cemaat ayağa kalkıp acele ederek ona doğru geldiler. Hz. Ali: “Bana gelen cemaat kimlerdir?” diye sorunca: “Senin Şialarınız ey Müminlerin Emiri!” dediler. Hz. Ali onlara: “Hoş geldiniz” dedikten sonra “O zaman neden sizlerde Şiaların alamet ve nişanelerini göremiyorum” diye sordu. Onlar “Şialarınızın alamet ve nişaneleri nelerdir” dediler ve bunun üzerine Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Şiamız, Allahu Teala’yı sıfatıyla bihakkın tanıyan, Allah’ın emirleriyle amel edenlerdir. Fazilet ehlidirler. Doğru konuşurlar. Yiyecekleri azık, giydikleri iktisatlıdır. Tevazu ile yolda yürürler. Allaha olan taatlarının çokluğundan cisimleri zayıflamış, yaptıkları ibadetle ona boyun eğmişlerdir. Allah’ın haram kıldığı şeyden gözlerini kapatmış, Allahı iyice tanımak için bütün hislerini seferber etmişlerdir. Dünyadan pervaları yoktur. Esenlik zamanlarında nefsani arzuları ne ise bela ve meşakkat anında da aynıdır. Allah’ın kazasına razıdırlar. Allah’ın onlara tahdid eylediği ecel müddeti olmasaydı, bir an evvel Allaha ve nail olacakları sevaba kavuşmaları iştiyakından ve can yakıcı azaptan korktuklarından dolayı, gözün çılıp kapatıldığı zaman kadarınca bile ruhları bedenlerinde sabit kalmayacaktı. Bu kainatın yaratıcısı onların nazarında yücelmiş, başkası gözlerinin önünde küçülmüştür. Cennet bahsinde onlar, sanki cenneti gözüyle görüp koltuklarının üzerine yaslanmış gibidirler. Cehennem bahsinde ise sanki cehennem ateşini gözleriyle görüp onda azaplandırılan kimseler gibidirler. Dünyanın birkaç gününün eziyetine sabır edip öldükten sonra onlara hemen uzun bir esenlik gelir. Dünya onları arzuladı, onlar dünyayı istemediler. Dünya onları talep eyledi fakat onlar, dünyayı emelinden aciz bıraktılar. Geceleyin namazda dururlarken, ayaklarını yan yana getirip Kuran-ı Kerim’in cüzlerini güzelce yavaş yavaş okurlar.): Şeyh Saduk’ta bu ibaretin biraz değişiğini kitabında nakletmiştir: bakınız; Saduk, Sıfatu’ş Şia, s. 40 - 42.
  8. Meryem suresi; 69.
  9. Kasas Suresi; 15.
  10. Ahmed b. Hanbel, Müsnedi Ahmed, c. 1, s. 148 ve 278.
  11. Nasr b. Muzahim, Vak’etu Sıffin, s. 86 - 359.
  12. Örneğin bakınız; Ebu’l Ferec, s. 43.
  13. Tabatabai, Şia der İslam, s. 64.
  14. Tabatabai, Şia der İslam, s. 65.
  15. a.g.e, s. 65.
  16. a.g.e, s. 65.
  17. a.g.e, s. 65.
  18. Tabatabai, Şia der İslam, s. 66.
  19. Tabatabai, Şia der İslam, s. 73.
  20. Tabatabai, Şia der İslam, s. 73.
  21. Tabatabai, Şia der İslam, s. 73 - 74.
  22. Tabatabai, Şia der İslam, s. 74.
  23. Tabatabai, Şia der İslam, s. 75.
  24. Tabatabai, Şia der İslam, s. 75.
  25. Tabatabai, Şia der İslam, s. 31.
  26. Tabatabai, Şia der İslam, s. 31 - 32.
  27. Tabatabai, Şia der İslam, s. 32.
  28. Tabatabai, Şia der İslam, s. 32 - 33.
  29. Allah-u Teala kendi kelamında şöyle buyurmaktadır: (وَ إِنَّهُ لَكِتابٌ عَزِيزٌ لا يَأْتِيهِ الْباطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَ لا مِنْ خَلْفِهِ) “Kuşkusuz, kendilerine Kur'ân geldiğinde onu inkâr edenler (mutlaka bunun cezasını çekeceklerdir). Hâlbuki o üstün bir kitaptır ki, önünden de, ardından da ona batıl gelmez. Hikmet sahibi ve övgüye layık olan (Allah) tarafından indirilmedir.” (Fussilet suresi; 41 / 42) Yine Yusuf suresinin 67. Ayetinde şöyle buyurmaktadır: (إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ), “Hâkimiyet yalnız Allah'ındır”, yani şeriat sadece Allah’ın koyduğu şeriat ve kanunlardır ve buda ancak nübüvvet yoluyla insanlara ulaşmalıdır; zira şöyle buyurmaktadır: (وَ لكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَ خاتَمَ النَّبِيِّينَ), “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.” (Ahzab Suresi; 40) Bu ayeti kerime ile Allah Teala nübüvvet ve şeriatın Hz. Peygamber (s.a.a) ile sonlandığını ilan etmekte ve şöyle buyurmaktadır: (وَ مَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولئِكَ هُمُ الْكافِرُونَ) “Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, işte onlar, (gerçek) kâfirlerdir.” (Maide Suresi; 44); Tabatabai, Şia der İslam, s. 33 .
  30. Tabatabai, Şia der İslam, s. 33 - 34.
  31. Tarihi Yakubi, c. 2, s. 10; Tabatabai, Şia der İslam, s. 34.
  32. Tabatabai, Şia der İslam, s. 34 - 35.
  33. Tabatabai, Şia der İslam, s. 35 - 36.
  34. Tabatabai, Şia der İslam, s. 36 - 37.
  35. Tabatabai, Şia der İslam, s. 37 - 38.
  36. Tabatabai, Şia der İslam, s. 38 - 39.
  37. Tabatabai, Şia der İslam, s. 39 - 40.
  38. Tabatabai, Şia der İslam, s. 40.
  39. Tabatabai, Şia der İslam, s. 40.
  40. Tabatabai, Şia der İslam, s. 40 - 41.
  41. Tabatabai, Şia der İslam, s. 41.
  42. Tabatabai, Şia der İslam, s. 42 - 43.
  43. Tabatabai, Şia der İslam, s. 43.
  44. Tabatabai, Şia der İslam, s. 43.
  45. Tabatabai, Şia der İslam, s. 43 - 44.
  46. Tabatabai, Şia der İslam, s. 44.
  47. Tabatabai, Şia der İslam, s. 44.
  48. Muzaffer, Mesaili İtikadi ez Didgahı Teşeyyü, tercüme: Muhammed Muhammedi İştihardi, s. 23 - 24.
  49. Muzaffer, Mesaili İtikadi ez Didgahı Teşeyyü, tercüme: Muhammed Muhammedi İştihardi, s. 25 - 26.
  50. Muzaffer, Mesaili İtikadi ez Didgahı Teşeyyü, tercüme: Muhammed Muhammedi İştihardi, s. 30 - 31.
  51. http://www.velayattv.com/fa/page.php?bank=goghrafeyia&id=3
  52. Mapping the Global Muslim Population: A Report on the Size and Distribution of the World's Muslim Population". Pew Research Center. september 2013.
  53. http://www.aqaed.com/shia/world/afghanistan, september, 2013
  54. https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/af.html , september, 2013

Bibliyografi

  • Dairetu’l Mearifi Bozorgu İslami, c. 10, Tahran: Merkezi Dairetu’l Mearifi Bozorgu İslami, 1380, Medhali İmamiyye.
  • İbn Kuteybe ed-Dinveri, el-İmame ve’s Siyase, tahkik: Taha Muhammed ez-Zeyni, Kahire: Müessesetu el-Halebi ve Şurekah, c. 1.
  • Es-Sakafi el-Kufi, İbrahim b. Muhammed, el-Garat, c. 1, s. Tahkik: es-Seyyid Celaluddin el-Hüseyni el-Ermevi el-Muhaddis, (Mektebetu Ehlubeyt CD)
  • Es-Suyuti, Celaluddin, ed-Durru’l Mensur fi’t Tefsiri bi’l Me’sur, c. 6, Beyrut: Daru’l Marife li’t Tebae ve’n Neşr.
  • Tabatabai, Seyyid Muhammed Hüseyin, Şia der İslam, Kum: Defteri İntişaratı İslami, 1383.
  • İbn Hanbel, Müsnedi Ahmed, c. 1, Beyrut; Daru Sadır.
  • Hekimi, Muhammed Rıza, Hamase-i Gadir, Kum, Delili Ma 1389.
  • Şahabi, Mahmud, Edvarı Fıkh, Tahran: Sazmanı Çap ve İntişaratı Vezareti Ferhenğ ve İrşadı İslami, 1366.
  • Saduk, Sıfatu’ş Şia, tercüme ve tashih: Emir Tovhidi, Tahran: Zurare, 1380.
  • El-İsfahani, Ebu’l Ferec, Mekatilu’t Talibin, tahkik, takdim ve işraf: Kazım el-Muzaffer, en-Necefu’l Eşref: Menşuratu’l Mektebetu’l Hayderiyye ve Metbeatuha, 1385 / 1965 (Kum, Müessesetu Daru’l Kitab li’t Tabae ve’n Neşr).
  • İbn Tavus, Keşfu’l Muhecce li Semereti’l Muhecce, Necefu’l Eşref: el-Metbeatu’l Hayderiyye, 1370 / 1950.
  • Muzaffer, Muhammed Rıza, Mesaili İtikadi ez Didgahı Teşeyyü, tercüme: Muhammed Muhammedi İştihardi, Kum: Defteri İntişaratı İslami, 1375.
  • el-Mufid, el-İrşad, Beyrut: Müessesetu A’lu’l Beyt (a.s) li Tahkiki’t Turas, 1414 / 1993.
  • Nasr b. Muzahim, Vak’atu Sıffin, tahkik ve şerh: Abdusselam Muhammed Harun, el-Kahire: Müessesetu’l Arabiyyeti’l Hadise li’t Tab’ ve’n Neşr ve’t Tovzi’, 1382, (Kum, Menşuratu Mektebetu Ayetullah Uzma el-Mer’aşi el-Necefi, 1403).
  • En-Nubahti, el-Hasan b. Musa, Fıraku’ş Şia, Beyrut: Daru’l Edva, 1404 / 1984.