Sadıkin Ayeti

WikiShia sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara

Sadıkin Ayeti (Arapça: آية الصادقين); Tevbe Suresinin 119. ayetidir ve bu ayette müminlere sadıklarla (doğrularla) birlikte olmaları ve onlardan tebaiyet etmeleri (doğruların sözlerine ve fillerine uymaları) emredilmiştir. Şiilerin inancına göre “sadıklar”dan (doğrulardan) maksat Ehlibeyt (a.s) imamlarıdır.

Bu ayeti kerime masum imamların imametinin Kur’an-i delillerindendir.

Sıdk Kelimesinin Anlamı

“Sadık” kelimesinin cem’i olan “Sadıkin” sözcüğü “Sa – da - ka” (ص ـ د ـ ق) kökünden türemiştir. "Sıdk" lügatte sözün veya haberin realiteye uygun olması anlamına gelir.[1] Bir insanın verdiği haber de realiteye (dış alemdeki hakikate) uygun olursa, o insan da bu şekilde sadıklıkla nitelendirilir. Daha sonraki dönemlerde "es-sıdk" kavramının anlamında meydana gelen genişlemelere paralel olarak inanç, karar ve irade (azim) gibi olgular da bu kavramın kapsamında değerlendirildi. Dolayısıyla sözü realiteye uygun olan bir insana "sadık", yani doğru dendi. Yaptığı iş inancına uygun olan insana "sadık" dendi ve istediğini yapan ve bu uğurda kararlılıkla çaba sarf edene "sadık" dendi.[2] Ehlisünnet müfessirlerinden Zemahşeri şöyle yazmaktadır: Sadıklar: Niyet, söz ve eylem olarak Allah'ın dininde doğru - dürüst davrananlardır.[3]

Sadıkin’in Misdakı

Müfessirler “Sadıkin”lerden maksat kimlerin ve nasıl bir özelliklerinin olduğu konusunda çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Sadikinden (doğru sözlülerden) kasıt, Bakara Suresinin 177. ayetindeki[4] özelliklere sahip olan[5] veya Ahzab Suresinin 23. ayetinde[6] yad edilenler[7] veyahut Haşr Suresinin sekizinci ayetinde “Sadıklar” olarak adlandırılan muhacirler olduğu söylenmiştir.[8]

Bazı müfessirler de Abdullah b. Mesud’un kıraatine istinat ederek ila manasındaki “mea” (مع‌) sözcüğünü den-dan eki olan “min” (مِن‌) anlamında kabul etmişlerdir: “Yani: müminler takvalı ve doğru olmalıdır.”[9]

Şia ve Ehlisünnet hadislerinde de Sadıkin’den kasıtın, Hz. Ali (a.s) veya İmam Ali ve ashabı veyahut Ali ve Ehlibeyti (a.s)[10] veya Hz. Muhammed ve Ehlibeyti (a.s) olduğu zikredilmiştir.[11] Bunun yanı sıra Şii rivayetlerinin genelinde Sadıkin, Ehlibeyt imamlarına (a.s) tefsir edilmiştir.[12]

Şeyh Saduk İmam Ali’den şöyle rivayet etmiştir:

“Sadıkin ayeti nazil olduğunda ashaptan birisi Allah Resulüne (s.a.a) şöyle sordu: Ya Resulullah! Bu ayet özel midir, yoksa genel midir? Resulullah şöyle cevap verdi: “Bu ayette emre muhatap olanlar, müminlerin genelidir; ama doğrular (sadıklar), yalnız benim kardeşim Ali ve kıyamete kadar olan diğer vasilerimdir.[13]

Ehlibeyt

Şialar, bu ayetteki Sadıkin’den (doğrulardan) maksadın Peygamber Efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt imamları (a.s) olduğuna inanmaktadırlar. Bazı rivayetlerde sadece İmam Ali’nin (a.s) isminin zikredilmesi, İmam Ali’nin (a.s) Allah Resulünden (s.a.a) sonraki Müslümanların ilk masum imamı olmasından dolayıdır.

Diğer görüşlerin nakdi hakkında şunlar söylenmiştir:

Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinde müminlerin “sadıkin” unvanıyla anılması, sadıklardan maksadın da onlar olduğu anlamına gelmez; çünkü sadıkinlerden kasıt sıdk’ın en üst ve yüce mertebelerine sahip olanlardır ve bu makama da sadece masum kimseler sahiptir.

Abdullah b. Mesud’un kıraatine de şu eleştiri varittir: Her ne kadar Arap edebiyatında “mea” (ile) kelimesi “min” (den – dan eki) anlamında kullanılsa da, bu yaygın değildir ve (bu şekilde kullanılması için) delile ihtiyacı vardır. Burada da böyle bir delil bulunmamaktadır. Ayrıca bu kıraati çok az kişi nakletmiştir ve itimat edilemez.[14]

Şia’nın Delili

Şia’nın görüşünü ispat etmek için getirilen delil iki şekilde beyan edilmiştir:

  1. Allame Hilli, “Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun” ayetini İmam Ali’nin imametinin delillerinden kabul eden Muhakkıkı Tusi’nin kelamının şerhinde şöyle söylemiştir: “Allah Teala sadıklarla birlikte olunmasını emretmiştir ve sadıklardan kasıt; sadık oldukları malum olan kimselerdir. Bu da sadece imamlarda tahakkuk etmektedir; zira masum olmayan birini sadık olmadığından haberdar olamayız. Müslümanların icması üzere Peygamberimizin (s.a.a) ashabı arasında İmam Ali (a.s) dışında kimse masum değildir.”[15]
  1. Ehlisünnetin büyük müfessirlerinden Fahrı Razi bu ayeti sadıkların ismetinin delili olarak kabul etmiş ve şöyle yazmıştır: “Allah Teala’nın “Ey İman edenler!...” buyruğu, onlara takvayı ve sadıklarla birlikte olmayı emretmektedir. Buradan müminlerin masum olmadığı anlaşılmakta ve ayet, hata edebilecek olanların, ismetleri (hata etmemeleri) vacip olan kimselere uymaları gerektiğine delalet etmiş olur. İsmetleri vacip olanlar da Allah'ın kendileri için "sadıklar" hükmünü verdiği kimselerdir. Bundan dolayı bu ayet, hatadan masum olanın, hata edebilecek kimselerin hatalarına mani olabilmesi için, hata edebilecek kimselerin, hatadan masum olanlarla birlikte olmaları gerektiğine delalet eder. İşte bu, her zaman için söz konusudur. Binâenaleyh müminlerin uyması için bunun (masumun) her zaman bulunması gerekir.” Daha sonra Fahrı Razi şöyle yazmaktadır: “…Masuma uymak ancak masumu bilmek ve tanımakla mümkün olur. Bunun dışında bu insanın kudretinde olmayan “teklif-i mâla yutak” olurdu. Bu ise caiz değildir. Fakat biz, ismet sıfatını taşıyan belli bir insan bilemiyoruz. Bizim, böylesi {ma'sum} bir insanı bilemiyeceğimizi bilmemiz, zaruri ve kesindir. Öyleyse Hak Teâlâ'nın, "Sadıklarla beraber olun" emri, belli bir şahısla birlikte olma hususunda bir emir olmamış olur. Bu yanlış olunca, geriye bu ifadeden muradın, ümmetin topluluğu ile (geneli ile) birlikte olma ihtimali kalır.”[16]

Fahrı Razi’nin “sadıklar”dan kasıtın masum imamlar olduğu noktasındaki sözü doğrudur, ama sadıkların misdakını “ümmetin icması” olarak beyan etmesi doğru değildir; zira:

  1. İslam ümmetinin üzerinde icma ettiği konular çok azdır ve icma dini hükümlerde Müslümanlar için çözüm yolu olamaz.
  2. Ümmetin icması masum bir şahsa şamil olmazsa, hata ve yanlış yapılma ihtimali aynen bakidir.
  3. Kur’an-ı Kerim’de Tathir ayeti gibi ayetlere ve rivayetlerde de Sakaleyn ve Sefine hadisleri … gibi hadislere müracaat ederek sünneti nebevide Muhammed (s.a.a) ve Ehlibeytinin (a.s) masum olduklarını açıkça tanır ve anlayabiliriz.

“Sadıkların” masum olduğunu güçlendiren delil, “doğrularla beraber olun” emrinin kayıtsız ve şartsız olarak zikredilmesidir ki bundan iki nokta çıkarabiliriz: Birincisi, sadıklar; inanç, ahlak, söz ve davranışları gibi bütün eylemlerinde sadık olan kimsedir. İkincisi; Onlar bütün durumlarda böyledirler (sadıktırlar). Şüphesiz böyle bir şeyin üstesinden sadece masum gelebilir ve neticede sadıklar, müminlerin itaat etmeleri gerektiği, masum imamların ta kendileridirler.

Kaynakça

  1. Corcani, et-Tarifat, s. 95.
  2. Tabatabai, el-Mizan, c. 9, s. 402.
  3. Zemahşeri, el-Keşşaf, c. 2, s. 220.
  4. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. (Gerçek) iyilik; Allah'a, kıyamet gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, Allah'ın sevgisi üzere malı yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara, dilenenlere ve köleleri kurtarma uğruna veren, namazı tam olarak kılan ve zekâtı veren kimseler ile ahitleşince ahitlerine vefa edenler ve darlık, sıkıntı ve savaş zamanında direnip sabredenlerin iyiliğidir. İşte doğru olanlar, bunlardır ve (gerçek) takvalılar ancak bunlardır.
  5. Tabersi, Mecmeu’l Beyan, c. 3, s. 81.
  6. Müminlerin içinde Allah'a verdikleri sözde doğrulukla duran erler vardır. Kimi nezrini (adağını) yerine getirdi –şehit düştü-, kimi de beklemektedir. Sözlerinde hiçbir değiştirme yapmadılar.
  7. Tusi, et-Tibyan, c. 5, s. 318.
  8. Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l Kur’an, c. 8, s. 288.
  9. Reşit Rıza, el-Menar, c. 11, s. 72; Tusi, et-Tibyan, c. 5, s. 318.
  10. Suyuti, ed-Durru’l Mensur, c. 4, s. 287; Amedi, Gayetu’l Meram, c. 3, s. 50 – 51; Emini, el-Gadir, c. 2, s. 306.
  11. Hakim Hasekani, Şevahidu’t Tenzil, c. 1, s. 262.
  12. Kuleyni, Usul-u Kafi, c. 1, s. 208; Amedi, Gayetu’l Meram, c. 3, s. 52.
  13. Saduk, İkmalu’d Din, s. 262; Meclisi, Biharu’l Envar, c. 33, s. 149; Kunduzi, Yenabiu’l Mevedde, s. 115.
  14. Taberi, Tefsiri Taberi, c. 11, s. 76.
  15. Hilli, Keşfu’l Murad, s. 503.
  16. Razi, Mefatihu’l Gayb, c. 16, s. 221.

Bibliyografi

  • Amedi, Seyfuddin, Gayetu'l Meram fi İlmi'l Kelam, Kahire, el-Meclisu'l A'la li Şuunu'l İslamiyye, 1391.
  • Emini, Abdulhüseyin, el-Gadir, Kum, Merkezi el-Gadir li'd Dirasati'l İslamiyye, 1421.
  • Curcani, Seyyid Şerif Ali b. Muhammed, et-Tarifat, Beyrut, Daru'l Fikr, 1419.
  • Hakim Hasekani, Abdullah b. Ahmed, Şevahidu't Tenzil, Tahran, Müessesetu't Tab'i ve'n Neşr, 1411.
  • Hilli, Hasan b. Yusuf, Keşfu'l Murad, Kum, Müessesetu'n Neşru'l İslami, 1419.
  • Razi, Fahruddin, Mefatihu'l Gayb (et-Tefsiru'l Kebir), Beyrut, Daru İhyau't Turasu'l Arabi.
  • Reşit Rıza, Muhammed, el-Menar, Daru'l Fikr li't Tabaati ve'n Neşri ve't Tovzii.
  • Zemahşeri, Mahmud b. Ömer, el-Keşşaf, Neşru'l Edebu'l Hovze.
  • Suyuti, Celaluddin, ed-Durru’l Mensur fi Tefsiri’l Me’sur, Beyrut, Daru İhyau't Turasu'l Arabi, 1421.
  • Saduk, Muhammed b. Ali b. El-Hüseyin, İkmalu'd Din, Kum, Camiayı Müderrisin, Müessesetu'n Neşru'l İslami, 1416.
  • Tabatabai, Seyyid Muhammed Hüseyin, el-Mizan, Beyrut, Müessesetu'l A'lemi, 1393.
  • Tabersi, Fazl b. Hasan, Mecmeu’l Beyan fi Tefsiri’l Kur’an, Beyrut, Daru İhyau't Turasu'l Arabi, 1379.
  • Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Camiu'l Beyan fi Tefsiri'l Kur'an, Beyrut, Daru'l Marife, 1412.
  • Taberi, Muhammed b. Cerir, Tefsiri Taberi, talik: Mahmud Şakir, Beyrut, Daru İhyau't Turasu'l Arabi.
  • Tusi, Muhammed b. Hüseyin, et-Tibyan fi Tefsiri'l Kur'an, Kum, Mektebetu'l E'lamu'l İslami, 1410.
  • Ayyaşi, Ebu'n Nezer Muhammed b. Mesud b. Ayyaş Selma, Tefsiri Ayyaşi, Tahran, Mektebetu'l Alemiyyeti'l İslamiyye.
  • Kurtubi, Muhammed b. Ahmed, el-Camiu li Ahkami'l Kur'an, tahkik: Abdurrezzak el-Mehdi, Beyrut, Daru'l Kutubu'l Arabi, 1423.
  • Kunduzi, Süleyman b. İbrahim, Yenabiu’l Mevedde li Zevi'l Kurba, Daru’l Usve li't Tabaati ve'n Neşr, 1416.
  • Kuleyni, Muhammed b. Yakup, Usulu Kafi, Beyrut, Daru't Taaruf, 1401.
  • Meclisi, Muhammed Bakır, Biharu'l Envar, Tahran, el-Mektebetu'l İslamiyye, 1396.