İbtila Ayeti

WikiShia sitesinden
(İbtela İbrahime Ayeti sayfasından yönlendirildi)
Şuraya atla: kullan, ara

İbtilayı İbrahim (a.s) Ayeti (Arapça: آية الإبتلاء); Bakara suresinin 124. ayetidir. Bu ayete binaen, Allah Teâlâ Hz. İbrahim’i (a.s) imamet makamına seçmiştir. Bu ayeti kerime, Şiaların İmam’ın Allah tarafından seçilmesi (yani: imamet ilahi bir ahittir, insanlar tarafından seçim veya başka bir yolla verilebilecek veya birinden alınabilecek bir makam değildir. İmamet, Allah'ın dilediği kimseye verdiği ilahî bir makamdır) ve onun ismet sahibi olması gerekliliğini ispat etmede, istinat ettikleri Kur’an-i delillerdendir.

Ayetin Metni

﴾وَ إِذْ ابتلی إِبراهیمَ ربّه بِکلماتٍ فأتمهنّ قالَ إِنّی جاعِلُک لِلنّاسِ إِماماً قالَ وَمِنْ ذُرّیتی قالَ لایَنالُ عَهدی الظّالِمینَ ﴿۱۲۴

Tercüme: “Hani Rabbi İbrahim'i birtakım kelimelerle denemiş, o da tam olarak onları yerine getirmişti. (İşte o zaman Allah,) "Ben seni insanlara imam (önder) kılacağım." dedi. (İbrahim,) "Benim soyumdan da." dedi. (Allah,) "Benim ahdim (imamet makamı) zalimlere erişmez." dedi.” (Bakara Suresi, 124).

Ayetin İçeriği

Bu ayeti kerimede üç konu İslam müfessir ve mütekellimlerinin dikkatini kendine çekmiştir:

  1. Kelimeler veya Allah Teâlâ’nın Hz. İbrahim’i (a.s) sınadığı, imtihanlardan maksat nelerdir?
  2. Hz. İbrahim’in (a.s) imtihanlardan başarılı bir şekilde çıktıktan sonra Allah’ın ona bahşettiği imametten kasıt nedir?
  3. İmamet makamına nail olmaya engel olan zulümden maksat nedir? Başka bir tabirle bu ayeti kerime, imamın masum olması gerekliliğine delalet etmekte midir?

Kelimeler’den Maksat

Bu konu hakkında farklı görüşler nakledilmiştir: A. İmam Sadık’tan (a.s) rivayet edilen bir rivayete göre, Hz. İbrahim’in (a.s) imtihanı, oğlu İsmail’i kurban ederken ki gördüğü rüyası vesilesi ileydi. Bu rivayetteki olayın Hz. İbrahim’in (a.s) en önemli imtihanlarından biri olduğu ve imtihanın da sadece bununla da sınırlı olmadığı anlaşılmaktadır.

B. İbn Abbas’tan bu konu hakkında üç tefsir rivayet edilmiştir:

  1. Kelimeler, temizlik ve taharetle alakalı olan on sünnet (eylem) ve haslettir; Gargara, İstinşak, misvak, sünnet olmak, bıyıkları kısaltmak ve…
  2. Kelimeler; Tevbe Suresi 112, Ahzab Suresi 35 ve Mü’minûn Suresi 1 ila 9. ayetlerinde beyan edilen otuz haslet veya İslam dininin emirleridir.
  3. Kelimeler’den kasıt sadece Hac Menasikidir (hüküm ve amelleri).

C. Hasan Basri şöyle der: Kelimeler şunlardan ibarettir: İbrahim’in (a.s) yıldız, ay ve güneşe tapanlara ihticacı, ateşe atılması, yurdundan hicret etmesi, oğlu İsmail’in kurban edilmesi. Hasan Basri başka bir yerde de şöyle demektedir. “Allah onu kevkeb ile sınadı, ondan razı oldu. Ay ile denedi, ondan razı oldu. Güneş ile denedi, ondan razı oldu. Ateş ile denedi, ondan razı oldu. Hicretle denedi, ondan razı oldu. Sünnet ile denedi, ondan razı oldu. Oğlunu kurban etmesi ile denedi, o bütün bunlara karşı sabretti. Ne yaptıysa her seferinde onu sabırlı buldu.”

D. Ebu Ali Cubai ise şöyle der: Kelimelerden kasıt Hz. İbrahim’in (a.s) akli ve şer’i taat ve ibadetlerinin imtihanıdır.

E. Mücahid şöyle der: Kelimelerden kasıt; “Ben seni insanlara imam (önder) kılacağım” cümlesi ve ondan sonraki ayetlerdir. Bu açıklama esasınca imamet, Hz. İbrahim’e (a.s) imtihandan sonra bahşedilen bir makam değil, onun imtihanlarından biridir.

Eminu’l İslam Tabersi yukarıda zikredilen görüşleri naklettikten sonra şöyle demiştir: Ayeti kerime bütün bu görüşleri yansıtmaktadır.[1]

Tenkit ve Tahlil

Allame Tabatabi, Kur’an-ı Kerim'de "kelimeler" deyiminin, sözel cümleler için kullanılmadığını delil göstererek, Mücahidi’nin görüşüne itina edilmemesi gerektiğini yazmaktadır.[2]

Taberi, birinci görüş haricinde diğer bütün görüşleri naklettikten sonra şöyle söylemiştir: Bu ayette Hz. İbrahim’in (a.s) imtihan edildiği zikredilen emirler, yukarıda sayılanların tümü veya sadece bir kısmı olabilir; zira Allah Resulünden (s.a.a) bu hususta muteber bir rivayet nakledilmemiştir.[3]

İbn Kesir, Mücahidi’nin görüşünü ayetin siyakıyla uyuşmadığına inanarak, diğer görüşlerin doğruluğuna ihtimal vermiştir.[4]

Kurtubi, Ebu İshak Zücac’dan şöyle nakletmektedir: Bütün bu görüşler birbirleriyle çelişkili değildir. Çünkü bütün bunlar Hz. İbrahim’in (a.s) kendileriyle imtihan olunduğu hususlardır.[5]

Ayet-i kerimede "kelimeler"in neler olduğu belirtilmiyor; çünkü amaç bu değildir. Evet, "Seni insanlara imam yapacağım." İfadesinin "kelimeler"den sonra yer almış olması gösteriyor ki, bununla bazı işler kastedilmiştir ki, Hz. İbrahim (a.s) bunların gereklerini eksiksiz yerine getirerek imamlık misyonunu üstlenmeye lâyık olduğunu kanıtlamıştır.[6]

Netice

Ehlibeyt imamlarından (a.s) nakledilen hadisleri dikkate aldığımızda, Allah Teâlâ imamet makamını, Hullet makamından sonra Hz. İbrahim’e (a.s) bahşetmiştir.[7]

Hullet makamı; halilullah makamıdır. Yani Allah’tan başkasına gönül bağlamaksızın O’nun muhabbet ve dostluğunda gark olmaktır[8] ve neticede de Allah’ın rızası doğrultusunda hiçbir fedakarlıktan kaçınmamaktır.

Dolayısıyla şöyle diyebiliriz: Nemrut tarafından ateşe atılması, ailesiyle birlikte vatanından hicret edip kavurucu sıcakları olan kurak Arabistan topraklarına yerleşmesi ve evladını kurban etmesi gibi imtihanlar, ayette nazara alınan kelime ve imtihanlardan olabilir. Ayrıca zikri geçen imtihanların Hz. İbrahim’in (a.s) nübüvveti ve risaleti döneminde gerçekleştiği de açıktır.

Hz. İbrahim’in (a.s) İmamet Makamı

Bu konu hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür:

Evrensel İmameti

Birinci görüş: Hz. İbrahim’in (a.s) imameti onun özelliklerinden biri sayılmaktadır. Önemli imtihanların ardından İbrahim’e (a.s) kendi asrındaki ve diğer asırlardaki insanlara ve hatta peygamberlere, imamet etmesi makamı bağışlandı; yani herkes onun tevhidi sünnetlerinden tebaiyet etmektedir.[9]

Kur’an-ı Kerim’den bu görüşü teyit eden deliller getirilmiştir; nitekim Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimizin (s.a.a) zamanında yaşayan ve kendi dinlerini Hz. İbrahim’e (a.s) nispet veren Yahudi ve Nasranîlerin iddialarının reddinde, gerçekte İbrahim'e en yakın kimselerin, ona uyanlar ile bu peygamber ve (bu peygambere) iman edenler olduğunu hatırlatılmaktadır.[10] Nahl Suresinde Allah Teâla, Peygamber Efendimize (s.a.a) İbrahim’in (a.s) dinine uymasını vahiy etmiştir.[11] Başka bir ayette ise İslam dini İbrahim dini olarak tanıtılmıştır.[12]

Bu görüş aşağıda belirtilen delillerden dolayı kabul edilemez;

Tenkit ve Tahlil

A. Hz. Musa (a.s), Hz. İsa (a.s) ve İslam peygamberinin (s.a.a) her birinin kendine müstakil bir şeriat ve dini vardı. Her şeriatın kendinden önceki şeriatın nasihi olduğunu dikkate alacak olursak, bu peygamberlerin Hz. İbrahim’in (a.s) dininden tebaiyet ettiklerini söyleyemeyiz. Dolayısıyla zikredilen ayetlerden maksat İbrahim’in (a.s) dininin ruhu ve cevheridir; yani bir olan Allah’a tapma ve ilahi emir ve yasaklara teslim olmaktır. Nitekim Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Allah katında (beğenilen) din, yalnız İslam’dır (hak karşısında teslim olmaktır”.[13] (إِنَّ الدِّین عِنْدَ اللّهِ الإِسْلام)

B. Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim’i (a.s) Nuh’un (a.s) Şiası olarak kabul etmektedir.[14] Bu Hz. İbrahim’in Hz. Nuh’un dinine uyduğu manasına gelmez; belki maksat İbrahim’in Tevhit yolunda ve şirk ve cahiliyetle savaşta, Nuh’un yöntemini seçmesidir. Peygamberlerin İbrahim’den sonra onun şeriat ve dinine uymaları da bu anlamdadır.

C. İbrahim (a.s) imamet makamını kendi soyundan gelenler içinde talep etti ve Allah Teâla da imamet makamını pak ve masum evlatlarına bahşetti. Nitekim İbrahim, İshak ve Yakup hakkında şöyle buyurmuştur: “İshak'ı ve fazladan bir bağış olarak Yakub'u ona verdik. Hepsini de iyi kimseler yaptık. Onları, emrimizle hidayete erdiren imamlar yaptık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namazı hakkıyla kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar, sürekli bize ibadet eden kimselerdi.”[15]

Dolayısıyla imamet makamını İbrahim’in (a.s) özelliklerinden sayamayız.

Nübüvvet ve Peygamberlik

İkinci görüş: Bazıları bu ayetteki imameti, nübüvvet ve peygamberlik olarak tefsir etmiştir. Nitekim Fahri Razi bu görüşün teyidinde şöyle demiştir:

  1. “İnsanlara imam yapacağım” sözünden Hz. İbrahim’in (a.s) bütün insanların imamı olduğu anlaşılmaktadır ki bu Allah katından gönderilmiş, müstakim bir şeriatı olan peygamberlerin özelliğidir. Çünkü şayet o, bir başka peygambere tabi olmuş olsaydı, o zaman o peygamberin imamı değil de, uyanlarından birisi olurdu ki, bu umumi ifade bâtıl olurdu.
  2. Müstakim bir şeriatı olan veya olmayan peygamberlerin (a.s) hepsi, insanların kendilerine uyması vacib olduğu için imamet makamına sahiptiler.
  3. Bu ayeti kerimede imamet, Allah’ın İbrahim’e bir nimeti olarak zikredilmiştir; dolayısıyla imamet, ilahi nimetlerin en büyüğü olan nübüvvettir.[16]

Tenkit ve Tahlil

Fahri Razi’nin kelamının birinci ve ikinci maddeleri birbiriyle uyuşmamaktadır; zira birinci maddede İbrahim’in (a.s) imameti şeriat sahibi olan peygamber manasında ve ikinci maddede ise yaygın ve genel manadaki peygamber anlamında kullanılmıştır.

Nitekim üçüncü madde de onun iddiasını ispat etmemektedir; çünkü imametin bir lütuf ve nimet olmasıyla imametin nübüvvet manasına gelmesi arasında bir gereklilik bulunmamaktadır.

Bundan ziyade, şüphesiz Hz. İbrahim’in (a.s) geride bıraktığı ve sonucunda imamet makamına layık görüldüğü imtihanların hepsi veya bazıları, O’nun (a.s) peygamberliği zamanında meydana gelmiştir. Bu durumda imamet, nasıl nübüvvet ve peygamberlik olarak tefsir edilebilir.

Bu görüşü çürüten bir başka nokta da şudur: Hz. İbrahim (a.s) Allah tarafından imamet makamına erişince, bu makamı (imamet) evlatları içinde talep etti. Bu talepten Hz. İbrahim’in (a.s) o zamanda evlat sahibi olduğu veya evlat sahibi olacağına yakini olduğu anlaşılmaktadır; zira İbrahim’in (a.s) isteği “eğer evlat sahibi olursam” şeklinde, şartlı değildir.

Diğer taraftan Hz. İbrahim’in (a.s) yaşlanıncaya dek evladı olmadı ve durumu itibari ile de evlat sahibi olmaktan ümidini kesmişti. Hatta melekler kendisine bu müjdeyi verdiklerinde, o konuya ilişkin karamsarlığını ve ümitsizliğini şu ifadelerle dile getirmişti: "Onlara, İbrahim'in konuklarını haber ver: Onun yanına girmişler, 'Selâm' demişlerdi. İbrahim, “Biz sizden korkuyoruz.' dedi. “Korkma, dediler, biz sana bilgin bir çocuğun olacağını müjdeleriz.”' “Bana ihtiyarlık dokunmuşken mi beni müjdelediniz? Ne ile müjdeliyorsunuz beni?” dedi. “Sana gerçeği müjdeledik, ümit kesenlerden olma!” dediler.”[17]

Dolayısıyla imamet, Hz. İbrahim’in (a.s) nübüvvetinin sonralarına doğru ve evlat müjdesi verildikten sonra O’na (a.s) bahşedilmiştir.[18]

Kamil Örnek

Üçüncü görüş: Ayetteki imamet makamından kasıt, Hz. İbrahim’in (a.s) her yönüyle dört dörtlük ve kamil bir model ve örnek olmasıdır.

Bu makama ulaşmanın şartı, ferdin manevi kemallerden ve hatta terki caiz olan (terki evla) işleri bile yapmadığı bir dereceye ulaşmasıdır. Her ne kadar Hz. İbrahim’den (a.s) önce ismet makamına sahip peygamberler var idi, ama onlar bazen Kur’an’ın hatırlattığı üzere terki caiz olan işler yapmışlardı.[19] Bu peygamberler İbrahim’e (a.s) bahşedilen böylesi büyük bir makama sahip değildiler ve onların söz ve davranışlarını kamil bir şekilde ve bütün yönleriyle bütün asırlardaki beşeriyet için bir örnek ve model kabul edemeyiz. Ama İbrahim (a.s) geride bıraktığı zor imtihanlardan sonra öyle bir makama ulaştı ki, bu makamdan dolayı bütün insanların örnek ve modeli sayılmıştır.[20]

Tenkit ve Tahlil

Nitekim bundan önce de belirttiğimiz gibi imamet makamı İbrahim’in (a.s) pak ve masum evlatlarına da (İshak ve Yakup gibi) bahşedilmiştir. Şüphesiz Nuh, Musa ve İsa (a.s) gibi Ulu’l Azm peygamberlerin manevi makam ve menziletleri ve kemali vücutları, böyle peygamberlerden daha üstündü ve imamet makamına da sahiptiler. Dolayısıyla sadece Hz. İbrahim’i (a.s) beşeriyetin yegane mükemmel örneği ve modeli sayamayız.

Velayet ve Siyasi Önderlik

Dördüncü görüş: Bazı müfessirler ayeti kerimedeki imameti; velayet ve siyasi önderlik olarak tefsir etmişlerdir.

Bu tefsirin açıklaması şöyledir: Velayet ve siyasi önderlik nübüvvet ve risaletin eylemlerinden değildir ve onun nübüvvete olan ilişkisi umum ve hususu min vecihtir (eksik-girişimlik: Eğer iki kavramdan her biri diğerinin bazı fertlerini içine alırsa aralarında eksik - girişimlik vardır denir.); yani çoğu peygamberler böyle olmasa da bazı peygamberler nübüvvet ve peygamberlik makamına ek olarak velayet ve siyasi önderlik makamına sahiptiler. Nitekim imamlar da (a.s) velayet ve siyasi önderlik makamına sahiptiler, ama peygamber değildirler.

Şeyh Tusi (r.a) Tibyan tefsirinde bu görüşe değinmiştir.[21] O, bu konu hakkında kaleme aldığı eserde şöyle söylemektedir: İmam kelimesinin iki kullanım ve uygulaması vardır; birincisi, söz ve davranışlarda diğerlerinin iktida ettiği (uyduğu) kimse olması ve ikincisi ise, ümmetin tedbiri ve siyasal rehberiyeti için kıyam eden kimsedir.

İmam kelimesinin birinci kullanım ve uygulamasında nebi ve imam şeriktir; zira söz ve davranışları diğerlerine örnek ve model olmayan hiçbir peygamber yoktur. Ama ikinci kullanım ve uygulamada böyle değildir. Çünkü ilahi hikmet, bir peygamberi toplumun siyasi rehberliği görevi verilmeksizin, sadece ilahi hükümleri halka iblağ etmesi için gönderilmesini gerektirebilir.

Şeyh Tusi daha sonra siyasi rehberlik manasındaki nübüvvet (peygamberlik) ve imameti birbirinden ayırmak için bazı konulara istinatta bulunmuştur:

1. Talut’un komutan olmasına ilişkin ayetten, o zamanki peygamberlerin imamet ve hükümdarlık makamlarına sahip olmadığı anlaşılmaktadır; zira eğer böyle olsaydı halk ondan kendileri için hakim ve hükümdarlığı kabul etmesini istemezdi. Aynı şekilde eğer o idarecilik ve hükümdarlık makamına sahip olsaydı halk “biz hükümdarlığa daha lakıyız” değil de, “sen hükümdarlığa Talut’tan daha layıksın” derlerdi.

2. Hz. Harun (a.s) Hz. Musa (a.s) ile peygamberlik risaletinde ortak idi, ama halkın toplumsal işlerini idare tedbiri manasına gelen imamet makamına sahip değildi. Zira Hz. Musa (a.s) Mikata gideceği zaman onu kendi halifesi karar kıldı. Eğer Harun (a.s) imamet makamına sahip olsaydı kendi yerine halife bırakmasına gerek kalmazdı.

3. Allah Teâla imamet makamını Hz. İbrahim’e (a.s) nübüvvet makamından ve sınandığı imtihanları en iyi şekilde geride bıraktıktan sonra bahşetti. Dolayısıyla İbrahim’in (a.s) nübüvveti onun imametinin mülazımı değildi.[22] Eminu’l İslam Tabersi’de bu görüşü seçmiştir.[23]

Tenkit ve Tahlil

Kur’an-ı Kerim bi’setin hedeflerinden birini ihtilaflarda hakemlik etmek bilerek şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar bir tek ümmet (topluluk) idi. Sonra Allah müjdeleyici ve korkutucu olarak peygamberleri gönderdi ve insanlar arasında ayrılığa düştükleri şeylerde yargıda bulunmak için onlarla beraber hak üzere kitap indirdi. Ama kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller kendilerine geldikten sonra aralarındaki zulüm ve azgınlıktan ötürü onda ayrılığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izni ile iman edenleri ayrılığı düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.”[24]

Halkın arasında oluşan ihtilaf ve ayrılıklarda yargıda bulunmanın kitaba nispet verildiği doğrudur, ama kitabın sadece yargı kanunu ve ölçüsünü beyan ettiği açıktır ve onun yanında şeriatın ve nübüvvetin amacının tahakkuk bulması için misdakların teşhisi ve kanunun icra edilmesi için hakimin olması gerekir ve şeriatın icracısı ve uygulayıcısı da peygamberlerden başka kimseler değillerdir. Dolayısıyla ilahi peygamberler imametin iki manasına da sahiptiler. Nitekim Allah Teala başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte kitap ve ölçü indirdik. Demiri de indirdik, onda çetin bir güç ve insanlar için faydalar vardır. Bir de Allah, kendisine ve peygamberlerine gıyapta yardım edenleri bilmek istiyordu. Şüphesiz, Allah güçlüdür ve üstündür.”[25] Şeyhu’t Taife’nin imamet ve nübüvveti ayırmak için beyan ettiği vecihler iddiasını ispat etmemektedir.

Talut zamanındaki İsrail oğulları peygamberi konusuna gelince, insanların peygamberden düşmanla savaşmak için bir komutan tayin etmesini istemesi, onların ordunun genel komutasının idaresini peygamberin görevlerinden saydıklarına açık bir delildir. Diğer taraftan peygamber de onların isteklerini “bu benim vazifem dışında” diyerek ret etmedi. Ama insanların komutanlık için kendilerini Talut’tan daha uygun sanmaları, onların bu konuda zenginlik ve şöhret ölçüsüyle yargıladıklarından kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı Allah Resulü Talut’un cismani gücü ve bilgili olmasından dolayı halkın hakemliğini ret etti.

Harun (a.s) her ne kadar imamet makamına sahip olsa da, Ulu’l Azm peygamberlerden ve toplumun siyasi idaresi elinde olan Hz. Musa’nın (a.s) varlığında, Harun için siyasi imamet amellerini icra etmesi için bir zemine yoktu. Bütün işlerin Hz. Musa’nın (a.s) izni ile gerçekleşmesi gerekmekteydi.

Aynı şekilde eğer Hz. İbrahim’in (a.s) imametinden kasıt siyasi rehberiyet idiyse, bu kadar zorlu imtihanlara gerek yoktur. Siyasi rehberlikte manevi salahiyetlerin yanı sıra dirayet ve toplumun rehberliğinde uzmanlık gerekmektedir. Peygamberler de ilim ve amelde ismet makamına sahip olmalarının yanı sıra, kendi asırlarının en iyi fertleri olduklarından böyle bir özelliğe sahiptiler.

Bâtıni Hidayet

Beşinci görüş: Allame Tabatabai’ye göre bu ayetteki imametten kasıt batıni hidayettir. Bu hidayette insanları hedefe ve matlup olana ulaştırmadır; salt yol gösterme veya kılavuzluk etmek değildir.

Böyle bir hidayet edicilikte, birçok mücadelelerden sonra elde edilen özel manevi makam ve kemalatlara sahip olmaya bağlıdır. Allame Tabatabai görüşünü ispat etmek için Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlere istinat etmektedir:

A. Peygamberlerin imamet makamına işaret ettikten sonra onların hidayet ediciliklerinden söz eden ayetler: “Sabrettikleri ve bizim ayetlerimize yakinen iman ettikleri için, onlardan, emrimiz ile (halkı) hidayete ileten önderler kıldık.”[26]

B. Allah’ın emrini açıklayan ayetler: “O'nun emri, bir şeyi dilediği zaman sadece ona "Ol." demektir. O da (hemen) olur. Her şeyin melekûtu (hükümranlığı) elinde bulunan (Allah) her eksiklikten münezzehtir. Ve siz O'na götürüleceksiniz.”[27]

C. Kamil marifetin ve halis (kesin) yakinin, insanın dünyevi zahirlerden geçerek eşyaların melekut ve batınını müşahede etmeye bağlı olduğunu beyan eden ayetler: Nitekim İbrahim (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur: “Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.”[28] Bu ayetlerden şu sonuçlar elde edilmektedir:

  1. İmamet ve hidayet arasında mülazıma vardır; yani hidayet, imametin özel ve en belirgin özelliğidir. Dolayısıyla imamet hidayet edicilik ve hidayet edicilik de imametsiz olmayacaktır ve bu hidayet edicilikte Allah’ın emriyle tahakkuk bulur.
  2. Allah’ın özel emri ile İmamet ve hidayet edicilik makamına erişmek, iki yoldan hasıl olmaktadır: Allah yolunda sabır ve Allah’ın ayetlerine yakin etmek. Sabır kelimesinin mutlak olarak zikredilmesinden dolayı, Allah yolundaki her türlü zorluklara ve ilahi imtihanlara sabretmeyi kapsar. Bu sabır, ilahi ayetlere kamil marifetin ve yakinin eseridir.
  3. Allah’ın emri, eşyanın melekûtudur ve her varlık kendi batini ve melekuti yönüyle Allah’la irtibatlıdır. Dolayısıyla imamın yakin ashabından olması gerekir; yani âlemin melekutunu müşahede etmeli ve böyle bir marifetin ışığında hazır olan kapların batınına nufüz ederek onları Allah’a doğru hidayet edebilir.

Bu esas üzerine insanların Allah’a doğru hareketi ve matlup olan kemale erişmeleri imamın deruni ve manevi tesiri sonucu tahakkuk bulmaktadır. Nitekim zahiri hayatta da imam insanlara saadet yolunu göstermektedir. Dolayısıyla imamın, zahiri ve batını olmak üzere hidayet edici iki yönü bulunmaktadır.[29]

Batını Hidayetin Dereceleri Vardır

İmamet makamını İshak ve Yakup’a da ispat eden ve bu iki peygamberin imamet konusunda diğer peygamberlere bir üstünlüğü olmadığını ve Ulu’l Azm peygamberlerinin de kat’i olarak imam olduklarını belirten Enbiya suresinin 72 ve 73. Ayetlerine dikkat ettiğimizde, imamet makamının diğer peygamberlere olan umumiyetini inkâr edemeyiz. Ama batıni ve matluba hidayet edici manasına gelen imametin, her bir peygamberin varlık derece ve mertebelerine göre farklı derece ve mertebeleri vardır ve onların hepsi bu makama sahiptirler.

İmam’ın İsmetine Delaleti

Fahrı Razi’nin Delili

Fahrı Razi: “Ben seni insanlara imam (önder) kılacağım.” cümlesi, Hz. İbrahim’in (a.s) bütün günahlardan masum olduğuna delalet eder. Çünkü imam kendisine uyulan ve yolundan gidilen kimsedir. Şayet o günah işleyecek olursa, bu hususta bizim ona uymamız gerekir. Neticede bizim aynı fiili işlememiz gerekir. Bu ise imkânsızdır. Çünkü bir fiilin günah olması, yapılması yasak olduğu içindir. Bir fiilin vacib olması ise, terkedilmesi yasak olduğu içindir. Bu ikisinin aynı anda olması imkânsızdır.[30]

İmamiyye’nin İstidlali

İmamiyye mütekellim ve müfessirleri “Benim ahdim (imamet makamı) zalimlere erişmez” ayetine istinat ederek şöyle delil getirmişlerdir: Günah işleyen kimse zulüm etmiştir; zira ilahi sınırları çiğnemiştir ve Kur’an’ın nassına göre “Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerdir”[31] zalimdir. Aynı şekilde Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Benim ahdim (imamet makamı) zalimlere erişmez”. Buradaki ahitten kasıt imamettir; zira bu cümleden önce “Ben seni insanlara imam (önder) kılacağım” cümlesi gelmiştir ve İbrahim (a.s) imamet makamını evlatları içinde talep etmiştir. Allah-u Teala’da İbrahim’in (a.s) bu isteğine şöyle cevap vermiştir: “Benim ahdim (imamet makamı) zalimlere erişmez”. Eğer ahitten maksat imamet olmazsa, soruyla cevap aynı ahenkte olmaz.[32][33]

Şüphe ve Cevabı

Büyük günah işlemiş ve ardından da günahından tövbe etmemiş olan kimsenin zalim olduğu söylenmektedir. Ama tövbe eden günahkâra zalim unvanı sıdk etmez.[34][35][36][37]

Bu şüphenin cevabı şudur: “Benim ahdim (imamet makamı) zalimlere erişmez” ayetindeki nefiy mutlaktır ve her kim hayatının bir anında dahi zalim unvanına şamil olmuşsa, imamet ahdine nail olamaz. Bu itlakın kayıtlandırılması için başka bir delile ihtiyaç vardır ki böyle bir delil elde yoktur.[38][39][40]

İkinci Cevap: Burada kat’i bir karinenin varlığına binaen, günah işleyen ve daha sonra tövbe eden kimselerin imametten nasibi olmayacaktır. Hz. İbrahim’in (a.s) evlatlarını genel bir bakışta dört gruba ayırabiliriz:

  1. Ömrünün başlangıcında zalim olan ve daha sonra tövbe ederek ömrünün sonuna kadar doğru yolda olanlar.
  2. Yaşamlarının ilk dönemlerinde zalim olmayan, ama hayatlarının devamında zalim olanlar ve ömrünün sonuna kadar da böyle devam edenler.
  3. Bütün ömürleri boyunca zalim olanlar.
  4. Bütün ömürleri boyunca hiç zulüm işlemeyenler.

Şüphesiz Hz. İbrahim (a.s), soyundan ikinci ve üçüncü kategoriye girenler için imamlık niteliğini istememektedir. Geriye iki kısım (birinci ve dördüncü şık) kalıyor. Yüce Allah “Benim ahdim (imamet makamı) zalimlere erişmez” cümlesiyle birinci gruptakileri ahdinin kapsamına almamaktadır. Bu durumda geriye kalan dördüncü gruptakiler sadece imamet makamına nail olmaktadırlar; bunlar tüm hayatları boyunca zalim olmayan ve hiç zulüm işlemeyen kimselerdir.[41]

Dış Bağlantılar

Kaynakça

  1. Mecmeu’l Beyan, c. 1, s. 200.
  2. El-Mizan, c. 1, s. 270.
  3. Camiu’l Beyan, c. 1, s. 608.
  4. Tefsiru’l Kur’an-i’l Azim, c. 1, s. 292.
  5. el-Camiu li Ahkami’l Kur’an, c. 2, s. 95.
  6. El-Mizan, c. 1, s. 270.
  7. El-Burhan fi Tefsiri’l Kur’an, c. 1, s. 149 - 151.
  8. En-Nihaye fi Garibi’l Hadisi ve’l Eser, c. 2, s. 72.
  9. Tefsiri Taberi, c. 1, s. 610.
  10. A’li İmran Suresi, 68.
  11. Nahl Suresi, 123.
  12. Hac Suresi, 78.
  13. A’li İmran Suresi, 19.
  14. Saffat Suresi, 83.
  15. Enbiya Suresi, 72 - 73.
  16. Mefatihu’l Gayb, c. 2, s. 36.
  17. Hicr Suresi, 51 - 55.
  18. El-Mizan, c. 1, s. 267 - 268.
  19. Taha Suresi, 115; Kasas Suresi, 15.
  20. Menşuru Cavid, c. 5, s. 234 - 237.
  21. Tibyan, c. 1, s. 449.
  22. Er-Resailu’l Aşer, s. 111 - 113.
  23. Mecmeu’l Beyan, c. 1, s. 201.
  24. Bakara Suresi, 213.
  25. Hadid Suresi, 25.
  26. Secde Suresi, 24; Enbiya Suresi, 73.
  27. Yasin Suresi, 82 ve 83; Kamer Suresi, 50.
  28. En’am Suresi, 75; Tekasür Suresi, 6; Mutaffifin Suresi, 18 - 21.
  29. El-Mizan, c. 1, s. 272 - 273.
  30. Mefatihu’l Gayb, c. 4, s. 40.
  31. Bakara Suresi, 229.
  32. El-Levamiu’l İlahiyye, s. 332 - 333.
  33. Eş-Şafi, c. 3, s. 141.
  34. Şerhu’l Mevakıf, c. 8, s. 351.
  35. El-Mugni, c. 20, s. 194.
  36. Mefatihu’l Gayb, c. 4, s. 42.
  37. Şerhu’l Akaidu’n Nesefiyye, s. 113.
  38. Et-Tibyan, c. 1, s. 449.
  39. Eş-Şafi, c. 3, s. 139.
  40. Mecmeu’l Beyan, c. 1, s. 202.
  41. El-Mizan, c. 1, s. 274.

Bibliyografi

  • Kur’an-ı Kerim.
  • El-Burhan fi Tefsiri’l Kur’an, Bahrani, Seyyid Haşim, Daru’l Kutubu’l İlmiyye, Kum, 1393.
  • Et-Tibyan fi Tefsiri’l Kur’an, Tusi, Muhammed b. Hasan, Mektebu'l A'lamu'l İslami, Kum, 1409.
  • Tefsiru’l Kur'an-i'l Azim, İbn Kesir, İsmail b. Amr b. Kesir Demeşki, Daru'l Kutubu'l İlmiyye, Beyrut, 1419.
  • Et-Tefsiru'l Kebir, Razi, Fahruddin, Daru İhyau't Turasu'l Arabi, Beyrut.
  • Tefsiri Taberi, Taberi Muhammed b. Cerir, Zabt ve Talik; Mahmud Şakir, Daru İhyau't Turasu'l Arabi, Beyrut.
  • Camiu'l Beyan fi Tefsiri'l Kur'an, Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Daru'l Marife, Beyrut, 1412.
  • El-Camiu li Ahkami'l Kur'an, Tefsiri Kurtubi, Kurtubi, Muhammed b. Ahmed, tahkik: Abdurrezzak el-Mehdi, Daru'l Kitabu'l Arabi, Beyrut, 1423.
  • Er-Resailu'l Aşer, Tusi, Muhammed b. Hasan, Müessesetu'n Neşri'l İslami, Kum.
  • Eş-Şafi fi'l İmame, Seyyid Murtaza, Ali b. Hüseyin, Müessesetu es-Sadık, Tahran, 1407.
  • Şerhu'l Akaidu'n Nesefiyye, Taftazani, Sa'duddin, Matbatu Mevlevi, Muhammed Arif, 1364.
  • Şerhu'l Makasid, Taftazani, Sa'duddin, Menşuratu'ş Şerif er-Rezi, Kum, 1409.
  • Şerhu'l Mevakıf, Curcani, Mir Seyyid Şerif, Menşuratu'ş Şerif er-Rezi, 1412.
  • El-Levamiu'l İlahiyye, el-Fazıl el-Mikdad, Cemaluddin Mikdad b. Abdullah, Mektebetu'l Mer'aşi, Kum, 1405.
  • Mecmeu'l Beyan, Tabersi, Fazl b. Hasan, Daru İhyau't Turasu'l Arabi, Beyrut, 1379.
  • El-Mugni fi Ebvabi't Tevhidi ve'l Adl, Hemdani, Abdulcabbar, tahkik: Dr. Mahmud Muhammed Kasım, Daru'l Kutub, Beyrut, 1382.
  • Menşuru Cavid, Subhani, Cafer, İntişaratı Tovhid, Kum.
  • El-Mizan, Tabatabai, Muhammed Hüseyin, Müessesetu'l A'lemi, Beyrut, 1393.
  • En-Nihaye fi Garibi’l Hadisi ve'l Eser, İbn Esir, Mübarek b. Muhammed, Müessesetu İsmailiyan, Kum, 1361.