İmam Rıza'nın Tevhid Hakkındaki Münazarası

WikiShia sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara

Allah’ın İspatı

Adamın birisi İmam Rıza’nın (a.s) yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Resulullah’ın oğlu! Âlemin sonradan yaratıldığına dair delilin nedir?”

İmam şöyle buyurdu:

“Sen yoktun, sonradan oluştun, sende çok iyi biliyorsun ki kendi kendine oluşmadın ve senin gibi birisi de seni oluşturmadı.”

Allah’ın Mahlûkata Benzemekten Tenzih Edilmesi

İmam Rıza’nın (a.s) hadimi Muhammed b. Abdullah el-Horasanî şöyle rivayet ediyor:

Bir gün bir zındık (ateist), Ebu'l Hasan’ın (aleyhi selâm) yanına geldi. O sırada İmam'ın yanında bir grup insan bulunuyordu. Ebu'l Hasan (aleyhi selâm) dedi ki:

“Ey Adam! Sence, gerçek sizin ileri sürdüğünüz gibiyse -ki öyle değildir- biz ve siz, şer’en eşit olmaz mıyız? Böyle bir durumda kıldığımız namazın, tuttuğumuz orucun, verdiğimiz zekâtın ve getirdiğimiz imanın bize bir zararı olmaz değil mi?”

Adam sustu. Ebu'l Hasan (aleyhi selâm) devam etti:

“Şayet gerçek bizim söylediğimiz gibiyse -ki öyledir- siz helak olursunuz, biz de kurtuluruz.”

Adam şunları söyledi: “Allah sana rahmet etsin. Bana Allah'ın nasıl ve nerede olduğunu anlat.” İmam dedi ki:

“Yazıklar olsun sana! Gittiğin yol yanlıştır. Nereyi, neresiz, nere yapan (mekânı, mekânsız, mekân yapan) O'dur ve nasılı, nasılsız, nasıl yapan O'dur. O, nasıllıkla, neredelikle bilinmez, duyularla kavranmaz ve hiçbir şeyle mukayese edilmez.”

Adam dedi ki: “Hiçbir duyuyla kavranmadığına göre O, hiçbir şey değil midir?” Ebu'l Hasan (aleyhi selâm) dedi ki:

“Yazıklar olsun sana! Duyularının kavramaktan aciz oldukları bir zatın Rabliğini inkâr mı ediyorsun? Buna karşılık bizim duyularımız O'nu kavramaktan aciz kaldıklarında kesin olarak O'nun Rabbimiz olduğunu ve her hangi bir varlığa benzemediğini anladık.”

Adam dedi ki: “O halde bana O'nun ne zamandan beri var olduğunu haber ver.” Ebu'l Hasan (aleyhi selâm) dedi ki:

“Sen bana O'nun ne zamana kadar var olmadığını haber ver, ben sana ne zamandan beri var olduğunu haber vereyim.”

Adam dedi ki: “O'nun varlığına ilişkin kanıtınız nedir?”

Ebu'l Hasan (aleyhi selâm) dedi ki:

“Bedenime baktığım zaman, enine ve boyuna bir eklemede veya eksiltmede bulunamadığımı, ona yönelen zararları bertaraf edemediğimi ve yararlı şeyleri bedenime çekemediğimi gözlemledim. O zaman anladım ki, bu yapının bir ustası vardır ve bu ustanın varlığını kabul ettim. Bunun yanında bütün gök cisimlerinin O'nun kudretiyle yörüngelerinde döndüklerini, bulutların oluşumunu, rüzgârların sevk ve idare edilişini, güneşin, ayın ve yıldızların yörüngelerinde akıp gidişini ve bundan başka daha nice ilginç, düzenli oluşum ve yapılar gözlemledim. Bütün bunlar akıllara durgunluk veren apaçık kanıtlardır. Düşündüm ki bunların bir plânlayıcısı, meydana getiricisi olmalıdır.”

Adam dedi ki: “Öyleyse niçin gizlidir?”

Ebu'l Hasan (aleyhi selâm) dedi ki:

“Allah’ın kullarına nispetle hicaplar arkasında olmasının nedeni onların aşırı günahlarından ötürüdür, ama gece ve gündüzde saklı olan hiçbir şey, Allah Teâlâ’dan gizli değildir.”

Adam dedi ki: “O halde gözler neden onu algılayamıyor?”

İmam (aleyhi selâm) dedi ki:

“Çünkü onunla gözle görülen varlıklar arasında fark olmalıdır. Buna ilâveten, Allah’ın şânı; gözle görülmekten, fikir ve aklın onu idrak etmesinden çok daha yücedir.”

Adam dedi ki: “Onun sınırını benim için açıkla.” İmam (aleyhi selâm) dedi ki:

“Onun sınırı yoktur.”

Adam dedi ki: “Niçin?” İmam (aleyhi selâm) dedi ki:

“Çünkü sınırlanan her şeyin bir nihayeti vardır. Eğer onu sınırlamak mümkün olursa, çoğalıp eksilmesi de mümkün olur. Öyleyse Allah Teâlâ sınırsızdır, çoğalıp eksilmez, kısımlara ayrılmaz ve akıl ile tasavvur edilmez.”

İlahi Vasıfların Açıklanması

Adam dedi ki: “Siz, Allah’ın Lâtif, Semî (işiten), Hekim, Basir (gören) ve Alim olduğunu söylüyorsunuz. Bunlar ne manaya geliyor? Acaba birisi gözü olmadan gören, kulağı olmadan duyan, eli olmadan lâtif (zarif ve dakik) veya sanat ehli olmadan hekim olabilir mi?” İmam (aleyhi selâm) dedi ki:

“İnsanlar arasında lâtiflik sıfatı, bir kimse bir şeyi yapmak istediğinde söz konusu edilir. Hiç görmedin mi; biri bir işi yapmak istediğinde eğer çok dikkatle yaparsa, "filân şahıs işini ne kadar da dikkat ve zerafetle yapıyor" derler? Durum böyle iken, irili ufaklı bunca varlık yaratan, hayvanlarda ruhlar icat eden ve bütün cinsleri birbiriyle karışmayacak şekilde yaratan Allah, nasıl olur da lâtif olmaz? Bütün varlıklar zahiri terkipleri (yapıları) itibarıyla lâtif ve habir (her şeyden haberdar) olan Allah Teâlâ’nın lütuflarından bir lütuftur. Daha sonra biz ağaçlara ve yenilen-yenilmeyen meyvelerine dikkatle bakarak “Bizim rabbimiz lâtiftir, ama lâtifliği kullarınınki gibi değildir” dedik. Daha sonra; “O, duyandır. Yerle gök arasındaki kara ve denizdeki en küçük karıncasından tut, en büyük hayvanlarına kadar yaratıklarının sesleri ona gizli değildir ve onların hiçbirinin dilini bir diğeriyle karıştırmaz” dedik. Bu durumda: “O, kulaksız işiten ve gözsüz görendir.” Çünkü o, siyah bir taşın üzerindeki küçücük tohum tanesinin eserini zifiri karanlık bir gecede görüyor. Yine, karıncanın gece karanlığındaki hareketini, onun zarar ve faydalarını, eşiyle cinsel ilişkisinin eserini ve (bu ilişkiden sonra meydana gelen) yavrularının neslini görüyor. Sonuçta; “O, görendir, ama mahlûkların görmesi gibi değil” dedik.

Ravi şöyle devam ediyor: “O kişiyle karşılıklı soru ve cevaplar Müslüman oluncaya dek devam etti.”

Başka bir rivayette ise İmam Rıza (aleyhi selam) şöyle buyurmuştur:

Allah da bilen olarak isimlendirilir; ancak bu, eşyanın bilinmesine yardımcı olan sonradan olma bilgi değildir. Kulların niteliği olan sonradan olma bilgi ile, karşılaşılan ilâhî emirlerin korunması, yarattığı varlıkların üzerinde tefekkür edilmesi, gelip geçmiş toplumların bozguncu özelliklerinin bilinmesi gerçekleştirilir. Eğer böyle bir bilgiye sahip olunmazsa veya bir an için bu bilgi kaybolursa kişi, cahil ve zayıf olur. İşte yüce Allah'ın bilgisi bu tür bir bilgi değildir. Nitekim kullar arasında sonradan olma bilgiye sahip olma anlamında âlim olarak isimlendirilen kimseler, bu bilgiye sahip olmadıkları zamanlarda cahildiler. Eğer varlıkları bilme nitelikleri ortadan kalkarsa tekrar cahil olurlar. Allah bilen olarak isimlendirilmiştir; çünkü O'nun her hangi bir şeyi bilmemesi söz konusu değildir. Böylece yaratan ve yaratılan âlim isminde birleşmişlerdir; ancak gördüğünüz gibi, kastedilen anlam farklıdır.
"Allah kâimdir;" ama dikilmek ve bacakların üzerinde dik durmak anlamında değil. Bu varlıklar açısından geçerli olan bir dik duruş, kâim oluş şeklidir. Allah, koruyup gözeten anlamında kâimdir. Bir adamın: Falan kişi bizim işlerimizi yürütüp gözetmekten sorumludur demesi anlamında. Allah, her nefsin kazanıp edindiğinin üzerinde koruyucu, gözeticidir. Ayrıca insanların konuşmalarında "kâim" sözcüğü, baki, kalıcı anlamına da gelir. Ayrıca bu sözcük, yeterlilik, liderlik anlamını da ifade eder. Bir adama: "Falan oğullarının liderliğini yap. Onları yönet," demen gibi. Biz insanlar açısından kâim, ayaklarının üzerinde dikilmiş demektir. Dolayısıyla ismen ortak bir noktada buluşmakla beraber anlam esasında (temelinde) buluşmadık.
Her şeyden haberdar olmak / habir: Hiçbir şeyin gizli kalmaması, hiçbir şeyin gözden kaçmaması demektir. Ama Allah'ın her şeyden haberdar olması deneyim ve varlıklardan ibret çıkarmak sonucu oluşan bir nitelik değildir. Çünkü deneyim ve ibret alma sonucu oluşan ilim, bu iki olgunun bulunmadığı durumlarda ortadan kalkar. Deneyim ve ibret alma sonucu bilen kimse, bundan önce cahil kimsedir. Allah ise her zaman yarattıklarından haberdardır. İnsanlardan haberdar olanlar ise bilgi edinerek cehaletten kurtulmak suretiyle bu niteliğe kavuşurlar. Bu hususta da isim aynı olmakla beraber anlam bizimle Allah açısından farklılık arz etmektedir.
Allah'ın zahir oluşu ise bütün varlıkların üzerinde onların üstüne binmiş, üstlerinde oturmuş, tepelerine kurulmuş anlamına gelmez. Bilâkis varlıkları kahredici gücüyle kontrol etmesi, onlara galip olması, onlar üzerinde karşı konulmaz bir güce sahip olması anlamına gelir. Söz gelimi bir adam: "Düşmanlarım üzerinde zahir oldum ve Allah beni, hasmımın üzerinde zahir kıldı." dediği zaman zafere eriştiğinden, onları yenilgiye uğrattığından söz ediyordur. Allah'ın varlıklar üzerinde zahir olması da bu anlama gelir.
Bu niteliğin bir diğer anlamı da şudur: Allah kendisini arayan kimse açısından zahirdir. Allah'a hiçbir şey gizli kalmaz. O, yarattığı her şeyin yöneticisi, yönlendiricisidir. Dolayısıyla her zahir olan şey, Allah Tebareke ve Teâlâ açısından daha zahir ve daha açıktır. Çünkü ne tarafa yönelirsen yönel, orada mevcut bulunan Allah'ın sanatını yok sayamazsın. Baktığın her yerde O'nun sanatını görürsün. Bizzat senin varlığında da O'nun sanatının izleri yeterince vardır. Biz insanlardan zahir olan ise kendisi olarak belirgin ve sınırları itibarîyle bilinen kimseye denir. Burada da isim olarak birleşmemize karşın anlam açısından farklılaştığımız görülmektedir.
Allah'ın bâtın olması, varlıkların içinde olmak, onların içinde batmak anlamına gelmez. Bilâkis, bilgi, koruma ve plânının varlıkların derinliklerine, gizliliklerine nüfuz etmesi anlamına gelir, "ebtantuhu" denildiği zaman ondan haberdar oldum, gizli sırlarını bildim, denilmiş olur. Fakat biz insanlardan bâtın olan, bir şeyde kaybolan, örtünen kimse demektir. Görüldüğü gibi isim aynı olmakla beraber bizim açımızdan farklı, Allah açısından farklı bir anlam ifade etmektedir.

Daha sonra şöyle buyurdu:

“Her ne kadar hepsini burada saymasak da tüm isimler bu şekildedir.”[1]

Tenzih, Tavsif ve Allah’ı Tanıma

Me’mun kendisinden sonra imam Rıza’nın (aleyhi selâm) veliahtlığını ameli etmek istediği zaman Haşim oğullarını[2] yanına toplayarak şöyle söyledi: “kendimden sonra Ali b. Musa Rıza’yı bu makama getirmeyi düşünüyorum.” Haşim oğulları onu kıskandığından şöyle söylediler: “hilafet için hiçbir tedbiri olmayan basiretsiz, bilgisiz birini mi halife yapacaksınız?! Birini onu buraya getirmesi için gönderin ve onun hakkında söylenen sözlerin doğruluğuna kendiniz karar verin.”

Me’mun, birini onu çağırması için gönderdi. Beni Haşim İmam Rıza’ya (aleyhi selâm) hitaben “Ey Ebu’l Hasan! Minbere çık ve Allah’a ibadet etmemiz için bize işaret ve alâmet göster.”

Hz. Rıza, (aleyhi selâm) minbere çıkarak mütefekkir bir şekilde konuşmadan bir müddet öylece oturduktan sonra, dingin bir şekilde yerinden kalkarak ayakta durdu; Allah’a hamd ve sena, Peygamber ve Ehl-i Beyti’ne selâm verdikten sonra, şöyle buyurdu:

“İbadetin evveli Allah’ı tanımak, O’nu tanımanın aslı O’nu bir bilmek, Allah’ın birliğinin nizamı sıfatlardan O’nu nefyetmektir, çünkü akıllar şahadet etmektedir ki sıfat ve mevsuf mahlûktur ve her mahlûk şahadet etmektedir ki sıfat ve mevsufu olmayan tarafından yaratılmıştır ve sıfat ve mevsuf, şahadet etmektedir ki birbirlerine yakındırlar ve birbirine yakınlık, sonradan oluştuğuna şahadet etmektedir ve sonradan oluşmak, sonradan oluşması mümkün olmayan ezeliyetin mümkün olmadığına şahadet etmektedir. Kim Allah’ı teşbihle tanımışsa O’nun zatını tanımamıştır, kim O’nun vahdaniyetinin künhüne varmak istemişse O’nu bir bilmemiştir, kim O’nu birine benzetirse O’nun hakikatine ermemiştir, kim O’nun nihayetini tasavvur ederse O’nu tasdik etmemiştir, kim O’na doğru işaret ederse O’nu ihtiyaçsız bilmemiştir, kim O’nu birine teşbih verirse O’nu niyetinden geçirmemiştir, kim O’nu cüz cüz bilse O’na boyun eğmemiştir, kim O’nu hayal ederse O’nu irade etmemiştir, her iyi şey O’nun eliyle yapılmıştır. Kendi zatıyla kaim olmayıp varlığını başkasından alan ve onunla kaim olan herşey malüldür ve onu var edecek bir illete ihtiyacı vardır ve o illet de ancak Allah'tır. O’na doğru yol gösterilecek ve hidayet olunacak ve akıllar vasıtasıyla marifetine inanacak ve Allah’ın hücceti fıtratla sabit olacaktır.
Allah ile mahlûkatı arasında hicap vardır. Allah’ın kullarından ayrıldığı nokta illet, malûl ilişkili ve zatidir. Allah’ın onları yaratmaya başlaması, O’nun başlangıcının olmadığına delâlet etmekte, çünkü her başlangıcı olan varlığın başka bir varlığın başlangıcını sağlaması mümkün değildir.[3] Kullarını organlarla donatması, kendisinin azasının olmadığına delâlet etmektedir, çünkü azası olanların onlara ihtiyaç duyduğuna azalar delâlet etmektedir. Allah’ın adları tabir, eylemleri anlatma, zatı hakikat ve künhü[4] O’nunla kulları arasındaki ayrılığına delâlet eder. Baki kalması Allah’tan başkalarının tanınmasına sebep olur, artık kim Allah’ı vasfederse O’na karşı bilgisiz ve kim O’nu bir şeye şamil bilirse O’na karşı sınırı aşmış olur. Kim O’nun künhüne ermek isterse hata eder. Kim “Allah nasıldır” derse, O’nu birine teşbih etmiştir. Kim “neden” derse, Allah’a illet; kim “ne zaman” derse, O’nu zamana hasretmiş; kim “O nerededir” diye söylerse, O’nu bir şeyde karar kılmış; kim “ne zamana kadar” söylerse, O’nun için son karar kılmıştır; kim “nereye kadar” derse, O’nun müddetli olduğunu bilmiş ve kim O’nun müddetli olduğunu bilirse O’nun için son düşünmüş ve kim O’nun için son düşünmüşse, O’nu cüz cüz bilmiş ve kim O’nu cüz cüz bilmişse, O’nu vasıflandırmıştır ve kim O’nu vasıflandırmışsa O’nun hakkında kâfir olmuştur. Allah, mahlûkatın değişmesiyle değişmez ve onların mahdut olmasıyla mahdut olmaz. O, birdir sayılar mefhumuyla değil; zahirdir, vasıtayla değil; aşikârdır, gözle görülecek gibi değil; batındır, bir şeyin içinde değil; ayrıdır, mesafeyle değil; yakındır, birliktelikle değil; lâtiftir, cisimle değil; mevcuttur, yokluk sonrası değil; faildir, icbarla değil; mukadderdir, onlar üstünde düşünmeden; müdebbirdir, hareketle değil; irade edendir, zorluğa düşmeden; isteyendir, onlar için telâş etmeden; derk edendir, cismi olmadan; duyan ve görendir, azası olmadan.
Zamanların O’nunla birlikteliği yoktur, mekânların kapsamı dışındadır, uyuklamak O’nda söz konusu olmaz, sıfatlar O’nu sınırlamaz, âletler O’nu mukayyet etmez, künhü zamana, vücudu yokluğa, ezeliyeti başlangıca mukaddem olmuştur. Hisleri harekete geçirmesiyle kendisinin his sahibi olmadığını; cevherleri ortaya çıkarması, kendisinin cevher sahibi olmadığını gösterir. Eşyada çelişkiler ortaya atmasıyla, kendisinde tezadın olmadığını; işler arasındaki yakın bağın olması, O’nda yakınlığın olmadığını gösterir. Işığı karanlıkla, açığı karmaşalıkla, kuruyu yaşla, sıcağı soğukla zıt olarak yaratmıştır. Zıtlar arasında uyum ve ülfet, yakınlar arasında ayrılık icat etti. Böylelikle ayırmayla ayırıcı, ülfet ve uyumla ülfet vericinin olduğunu gösterdi, bu Aziz ve celil olan Allah’ın şu sözüne delâlet etmektedir: “Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız. (Zariyat, 49)”
Böylelikle önce ve sonra arasını ayırarak, kendisi için önce ve sonranın olmadığının bilinmesini sağladı. Onların temayüllerine, onlara temayül verenin temayülü olmadığına şahit tuttu. Onlar arasındaki farklılıkla, onlara farklılık verenin kendisinde farklılık olmadığını gösterdi. Onları zamana münhasır etmekle, onları zamana hasredenin zamana münhasır olmadığını bildirdi. Bazı eşyalar arasına fasıla attı, böylelikle eşya ve kendisi arasında fasılanın olmadığının bilinmesinin sağladı.
O, terbiye edeceği kimse var olmadan mabuttu, mahlûklar var olmadan ilâhtı, malûmlar olmadan âlimdi, yaratıklar olmadan yaratan idi, duyulacak bir şey olmadan, duyan idi. Yarattıklarını yaratmadan öncede yaratıcı manasına müstahaktı, insanları yoktan var etmeden önce de yaratandı. Nasıl böyle olmasın ki! (zaman) onu kaybetmez, (çabukluk) onu yakınlaştırmaz, (belki) O’nu kaplamaz, (ne zaman) O’nu zamana bağlamaz, (ne zamandan) O’nu kapsamaz (ile) O’nu bir şeyle birleştirmez, çünkü eşya kendi kendini kısıtlar, âletler benzerlerine işaret ederler, eylemleri eşyada vuku bulur. Eğer eşyanın devamlılığını nazarda alırsak zaman ona mani olur, ezeliyetini şimdilik dilimi içine alır, eğer böyle olmasa kâmil olmaktan sakındırırdı. Eşyaların ayrı olması ayırana, farklı olmaları fark koyucuya delâlet eder, zira onları yaratan akıllarda tecelli eder. Allah, eşya vasıtasıyla gözlere görülmekten korundu, zihinler onlara yönelik hüküm vermektedir, onlarda ispat olunur, onlardan delillerden sayılır, ikrar onların vesilesiyle oldu, akıllar vasıtasıyla Allah’ın tasdik olunduğuna itikat eder, ikrar ile ona itikadı kâmil olur. Diyanet oluşmaz, ancak marifetten sonra; marifet oluşmaz, ancak ihlâsla; ihlâs teşbihle oluşmaz, Allah için sıfatların ispat edilmesiyle, artık teşbihi nefyetme yolu kalmaz. Böylelikle, yaratılanlarda olan her şey, yaratanında olmaz ve mahlûkunda mümkün olabilecek şeyler yapıcısında mümkün olmaz. Sakinlik ve hareket Allah’ta cari olmaz, nasıl olabilir ki onda bunu gerçekleştiren kendisidir veya nasıl ona dönsün ki onu başlatan kendisidir, zira böyle olmazsa Allah’ın zatı farklı ve künhü parça parça olurdu ve ezelden beri olan (birlik) manası muhal olurdu. Gerçekten, yaratan için yaratmadan başka bir mana yoktur ve eğer O’nun için geri manası tasavvur edilirse, ileri manası da tasavvur edilir ve eğer O’nun için kemal düşünülürse nakıslığı olduğu akla gelir. Sonradan oluşması imkânsız olmayan nasıl ezeli olmaya müstahak olur, oluşturulması imkânsız olmayanın eşyayı oluşturması nasıl mümkün olur, zira onda yaratıcılık yoktur belki yaratılmışların nişanesi onda belirir ve ona delil olunacak şeylerin kendisi delile dönüşür.
Sözün muhal olmasında hüccet yoktur ve onda soru cevapsız kalır ve manasında artık büyüklük olmaz ve mahlûkların farklılıklarına itikatta sitem yoktur,[5] ancak ezeli mevcudun iki tane olduğu ve başlangıcı olmayan şeyin iptida olmasının muhal olduğunu söyleyelim. Yüce ve Azim Allah’tan başka ilâh yoktur, kim Allah’tan dönerse yalancıdır ve en büyük sapıklık içindedir ve apaçık bir ziyan içindedir, Allah’ın selâmı Muhammed Peygamberine ve pak ve temiz olan Ehl-i Beyti’nin üzerine olsun.”[6]

Ayrıca Bakınız

Kaynakça

  1. Tabersi, s. 366 – 373, ş. 1381.
  2. Burada büyük dedeleri “Haşim bin Abdu Menaf”a nispet verilmiştir, ancak doğrusu ve sahih olan “Beni Abbas”tır. Nitekim konuşmanın içeriğinden bu anlaşılmaktadır. (çevirmenin noto)
  3. Rivayetin Arapça metni şu şekildedir: «و مفارفته ایاهم مباینة بینه و بینهم»
  4. Rivayetin Arapça metni şu şekildedir: «فأسماؤه تعبیر و أفعاله تفهیم و ذاته حقیقة»
  5. Rivayetin Arapça metni şu şekildedir: «لیس فی محال القول حجة، و لا فی المسألة عنه جواب، و لا فی معناه لله تعظیم، و لا فی ابانته عن الحق ضیم الا بامتناع الأزلی ان یثنی.»
  6. Tabersi, s. 373 – 381, ş. 1381.

Bibliyografi

  • Tabersi, Ahmed b. Ali, İhticac, tercüme: Behzad Caferi, Tahran, İslamiye, c. 2, ş. 1381.