İmam Rıza’nın Süleyman Mervezi İle Münazarası

WikiShia sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara

''İmam Rıza''’nın (a.s) Merv mütekellimi Süleyman Mervezi ile yaptığı münazara “Beda” ve daha çok “İlahi irade” konusu hakkındadır.

Me’mun ve Süleyman Mervezi Arasındaki Konuşma

Hasan b. Muhammed Nevfel şöyle diyor: “Horasan mütekellimi (kelâm âlimi) Süleyman Mervezî, Me’mun’un yanına geldi. Me’mun da ona saygı göstererek hediyeler verdi. Daha sonra şöyle dedi: Amcamın oğlu Ali b. Mûsa Rıza (aleyhi selâm) Hicaz’dan yanıma kadar gelmiştir ve o, kelâm ilmini ve mütekellimleri sever. Bundan dolayı Terviye günü onunla münazara için yanımıza gelmende herhangi bir sakınca yoktur.” Süleyman dedi ki: “Ey müminlerin emiri! Sizin meclisinizde ve Haşim oğulları cemaati huzurunda onun gibi bir şahsiyete soru sormak istemiyorum; çünkü topluluk huzurunda benimle konuşurken ezik düşecektir (yenilecektir). Dolayısıyla onunla fazla tartışmam doğru değildir.” Me’mun: “Ben, senin münazaradaki kuvvet ve kudretini tanıdığım için sana adam gönderdim. Benim amacım, sadece onun bir delilini çürütmendir.” Süleyman dedi ki: “Anlaşıldı ey müminlerin emiri! Bizleri karşı karşıya getir ve kendin şahit ol!”

Münazara

Ravi diyor ki: Me’mun, İmam Rıza’ya (aleyhi selâm) haber göndererek şöyle dedi: Merv (Horasan) ehlinden kelâm ilminde Horasan’da kendisinden daha üstün birinin olmadığı, bilgide eşsiz ve tek olan bir kişi yanımıza gelmiştir. Eğer size zahmet olmazsa ve herhangi bir mani yoksa yanımıza geliniz. İmam Rıza (aleyhi selâm) bu mesajı duyar duymaz abdest için kalktı ve bize “Siz benden önce gidiniz” buyurdular.

Beda

İmam Rıza (a.s) ve Süleyman Mervezi arasında ilk önce “Beda”[1] (zahir olunmak, cari olmak, maslahatın değişmesi) hakkında münazaralarda bulunuldu. İmam Rıza (a.s) bedanın doğruluğu hakkında Kur’an’dan bir çok ayetle delil getirdi. Örneğin: “Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O’dur.” (Rum, 11); “O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar...” (Fâtır, 1); “Ömür sürene ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” (Fâtır, 11); “Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı onun yanındadır.” (Ra’d, 39); (Sefere katılmayanlardan) diğer bir gurup da Allah'ın emrine bırakılmışlardır. O, bunlara ya azap eder veya tövbelerini kabul eder.” (Tevbe, 106) Bu ve benzeri ayetleri delil olarak sunmuştur. Daha sonra Süleyman, Me’mun’a şöyle dedi: “Ey M'minlerin emiri! Bugünden sonra artık Allah’ın izni ile “beda” konusunu inkar etmeyecek ve onu yalanlamayacağım.”

İlahi İrade

Sonra Me’mun: "Ey Süleyman! Ebu’l Hasan’a istediğin şeylerden sor, ama iyi dinle ve insaflı ol!" Dedi.
Süleyman İmam’a dönerek şöyle dedi: “Efendim, soru sormama izin veriyor musunuz?”
İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“İstediğin şeylerden sor.”

Süleyman dedi ki: “İradeyi tıpkı “Hay, Semî, Basir ve Kadir” gibi isim ve sıfat olarak adlandıran kimse hakkındaki görüşünüz nedir?”
İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

"Siz “Eşya yaratıldı ve birbirleriyle farklı oldu; çünkü Allah, onu öyle istedi ve irade etti” diyorsunuz. Ama “Eşya yaratıldı ve birbirleriyle farklı oldu; çünkü AllahSamî” (duyan) ve “Basir” (gören)’dir demiyorsunuz. İşte bu, irade ve meşiyetin, Semî, Basir ve Kadir gibi olmadıklarına bir delildir."

Süleyman dedi ki: “Şüphesiz O, sürekli (ezelden) murid (irade eden) idi.”
İmam (aleyhi selâm) şöyle buyurdu:

“Ey Süleyman! İradesi kendisinden başka bir şey midir?”

Süleyman dedi ki: “Evet.” İmam (aleyhi selâm) şöyle buyurdu:

“Öyleyse Allah’tan başka bir şeyin, onunla birlikte ezeli (kadim) olduğunu ispatladın!”

Süleyman dedi ki: “Hayır, hiçbir şeyin onunla beraber ezeli olduğunu ispatlamadım.” İmam (aleyhi selâm) şöyle buyurdu:

“İrade muhdes midir? (sonradan oluşturulmuş meydana getirilmiş şey)”

Süleyman dedi ki: "Hayır, muhdes de (hadis) değildir?!"
Burada Me’mun araya girerek Süleyman’a yüksek bir sesle şöyle dedi: “Ey Süleyman! Onun gibi birisi aciz kalır mı? Onun gibi birisine büyüklük taslanır mı? İnsaflı ol! Etrafındaki görüş sahiplerini görmüyor musun?” Daha sonra İmam’a dönerek: “Ey Ebu’l Hasan! Sözüne devam et; o Horasan âlimidir!”
İmam (aleyhi selâm) şöyle buyurdu:

“Ey Süleyman! İrade hâdistir; çünkü ezeli olmayan her şey hâdistir ve hâdis olmayan bir şey ise ezelidir.”

Süleyman dedi ki: “Allah’ın iradesi de duyması, görmesi ve ilmi gibi kendisindendir.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu:

“Allah’ın iradesi kendisi midir?”

Süleyman dedi ki: “Hayır.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu:

“Öyleyse murid (irade eden) Semî (duyan) ve Basir (gören) gibi değildir.”

Süleyman dedi ki: “Aynen kendi sesini işittiği, kendisini gördüğü ve kendisini bildiği gibi kendisini de irade etmiştir.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu:

“Kendisini irade etmiştir” derken neyi kastediyorsun? Bir şey olmayı mı irade etmiştir; diriliği, duymayı, görmeyi ve kadir olmayı mı irade etmiştir?”

Süleyman dedi ki: “Evet.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu:

“Acaba iradesiyle mi böyle oldu?”

Süleyman dedi ki: “Hayır.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu:

“Eğer kendi iradesiyle böyle olmamışsa o zaman diri olmayı, duymayı, görmeyi ve kadir olmayı irade etmesinin hiçbir manası yoktur.”

Süleyman dedi ki: “Hayır, bunların hepsi kendi iradesiyle olmuştur.”

Böyle çelişkili konuşunca Me’mun ve etrafındakiler güldüler. İmam da (aleyhi selâm) güldü. Daha sonra Me’mun oradakilere şöyle dedi: “Horasan mütekellimine yumuşak davranın (onu zorlamayın).” “Ey Süleyman! Sizin inancınıza göre Allah Azze ve Celle bir halden başka bir hale geçmektedir. Oysa Allah bu gibi şeylerle vasıflandırılamaz.” Süleyman öylece donup kaldı. Sonra İmam (aleyhi selâm) şöyle devam etti: “Ey Süleyman! Sana bir şey sormak istiyorum.” Süleyman dedi ki: “Sana feda olayım, sorun.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu:

“Söyler misin, sen ve arkadaşların halk ile anladıklarınız ve bildikleriniz şeylerle mi, yoksa bilmediğiniz şeylerle mi konuşuyorsunuz?”

Süleyman dedi ki: “Elbette ki anlayıp bildiğimiz şeylerle.”

İmam (aleyhi selâm) buyurdu:

“Halk, murid (irade eden)’in iradeden başka bir şey olduğu, müridin iradeden önce ve failin de mef'ulden önce olduğu kanısındalar. İşte halkın bu düşüncesi, sizin “müritle irade aynı şeydir” şeklindeki sözlerinizi iptal edip çürütüyor.”

Süleyman dedi ki: “Size feda olayım, bunlar halkın anlamasına ve bilmesine göre değildir.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu:

“Öyleyse marifet ve bilginiz olmadan ilim iddiasında bulunduğunuzu ve iradenin Semî ve Basir gibi olduğunu söylüyorsunuz. Böyle düşündüğünüz müddetçe inancınız akıl ve marifet esası üzere değildir.”

Süleyman cevapsız kaldı. İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Ey Süleyman! Allah Azze Celle cennet ve cehennemdeki her şeyi biliyor mu?”

Süleyman dedi ki: “Evet.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Acaba Allah Teâlâ’nın gelecekte olacağını bildiği şeyler, bu türden icat olacak şeylerden midir?”

Süleyman dedi ki: “Evet.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Olacak şeyler olup bittiğinde ve onlardan hiçbir şey bâki kalmadığında, acaba yine Allah Teâlâ onlara bir şeyler mi ekleyecek, yoksa bu işten vaz mı geçecek?”

Süleyman dedi ki: “Onlara ekleyecektir.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Senin sözüne göre, Allah Teâlâ ilminde olmayan şeyleri olacak şeylere ekleyecektir. (Çünkü farz edilene göre, Allah Teâlâ’nın gelecekte var olacaklarını bildirdiği şeylerin hepsi artık var olmuş ve geriye hiçbir şey bâki kalmamıştır.)”

Süleyman dedi ki: “Sana feda olayım, eklenenin sınır ve sonu yoktur.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Eğer onların sınır ve sonu düşünülmezse o zaman sizin görüşünüze göre Allah Teâlâ’nın ilmi, cennet ve cehennemde olacak şeyleri kuşatmıyor (onları bilmez). Eğer Allah’ın ilmi, cennet ve cehennemde olabilecek şeyleri kuşatmıyorsa o zaman onlarda olacak şeyleri onlar olmadan önce bilmeyecektir. Allah Teâlâ bu tür söz ve inançlardan pek yücedir.”

Süleyman dedi ki: “Benim, Allah’ın onlara karşı ilmi yoktur demem, onların belli bir sınırı olmadığındandır. Zira Allah Teâlâ, onları ebedîlikle vasıflandırmıştır. İşte biz bunun için onları sınırlandırmak istemedik.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Allah’ın onlar hakkındaki ilme sahip olması, onların sınırlılığını gerektirmez. Zira Allah Azze ve Celle bunu bilerek onlara ekliyor ve eklediği şeyleri onlardan kesmiyor. İşte bu yüzden Allah Azze ve Celle, kitabında şöyle buyuruyor: “Derileri her yanıp döküldüğünde onları yeni derilerle değiştireceğiz ki azabı (tam olarak) tadabilsinler." (Nisa, 56)” Cennet ehli için ise şöyle buyuruyor: “Bu (nimetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.” (Hud, 108) Yine buyuruyor ki: “Tükenmeyen ve yasaklanmayan, sayısız meyveler içindedirler…" (Vâkıa, 32–33)

Allah Celle ve Azze bunu (eklenenleri) biliyor ve onları onlardan esirgemiyor. Acaba Allah Teâlâ cennet ehlinin yiyip içtiği şeylerin yerine başka bir şey yaratıyor mu?” Süleyman dedi ki: “Evet, yaratıyor.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Acaba yenilip içilenlerin yerine bıraktığı şeyleri onlardan kesiyor mu?”

Süleyman dedi ki: “Hayır.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“İşte böylece cennette sarf edilen şeylerin yerine konan şeyler, artık onlardan kesilmeyecektir.”

Süleyman dedi ki: “Hayır, onlardan kesilecek ve onlara bir şey eklenmeyecektir.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“O zaman cennet ve cehennemde olan şeyler tükenip yok olacaklar. Ey Süleyman! Bu söz, ebedîliğe ve Allah’ın kitabına aykırıdır. Zira Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda dahası da vardır." (Kaf, 35)” Yine Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Bu (nimetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.” (Hud, 108) Yine Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Ve onlar oradan çıkarılacak değillerdir.” (Hicr, 48) Yine Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “İçinde ebedi olarak kalacaklardır.” (Beyyine, 8) Yine Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Tükenmeyen ve yasaklanmayan, sayısız meyveler içindedirler…" (Vâkıa, 32–33)

Süleyman artık cevap veremedi. Daha sonra İmam (aleyhi selâm) şöyle devam etti:

“Ey Süleyman! Söyle bakalım, irade fiil (iş) midir, yoksa fiilden başka bir şey midir?”

Süleyman dedi ki: “Evet, fiildir.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Öyleyse hâdistir; çünkü bütün fiiller hâdistir.”

Süleyman dedi ki: “İrade fiil değildir.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Öyleyse ezelden Allah ile birlikte başka şeyler de vardı!”

Süleyman dedi ki: “İrade, inşa ve icattır.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Ey Süleyman! Bu, sizin Dirar[2] ve ashabını kınadığınız sözün aynısıdır; Zira onlar şöyle diyorlar: “Allah Azze ve Celle’nin gökte ve yerde veya denizde ve karada yarattıkları köpek, domuz, maymun, insan ve hayvan gibi, bunların hepsi Allah Azze ve Celle’nin iradesinin sonucudur. Allah Azze ve Celle’nin iradesi diriltir, öldürür, yürür, yer, içer, evlenir, ürer, zulmeder, kötü işler yapar, kâfir olur ve şirk koşar.” Biz bu tür sözlerden uzağız ve onlarla düşmanız. İşte onun sınırı budur.

Süleyman dedi ki: “İrade aynen Semî, Basir ve ilim gibidir.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Yine ilk sözüne döndün! Söyler misin Semî, Basir ve ilim sonradan mı icat olmuştur?”

Süleyman dedi ki: “Hayır.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Öyleyse iradeyi neden nefyettiniz? Bir defasında; irade etmedi, bir defasında da irade etti dediniz ve iradeyi Allah’ın mefulü (yaptığı iş) bilmiyorsunuz.”

Süleyman dedi ki: “Bu, aynen şuna benzer ki bazen biliyor diyoruz, bazen de bilmiyor diyoruz.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Bunlar aynı değillerdir. Zira bilinen şeyleri nefyetmek, ilmi nefyetmek değildir; oysa irade edileni nefyetmek, iradenin varlığını nefyetmektir. Çünkü eğer bir şey irade olunmazsa irade de olmamıştır. Ama bazen bilgi olur fakat bilinen olmaz. Bu aynen insanın görme özelliğine sahip olup görülecek bir şeyin olmamasına benzer. Bilgi vardır, ama bilinen yoktur.”

Süleyman dedi ki: “İrade icat edilmiştir.”

(Müellif şöyle diyor) Tartışma bu şekilde uzayıp gitti ve Süleyman dönüp dolaşıp konuyu tekrarlayıp durdu. Bir konudan başka bir konuya atladı, kabul ettiği şeyi daha sonra yalanladı, yalanladığı şeyi daha sonra kabul etti… İmam Rıza (a.s) ileri sürdüğü tüm konuları çürüttü. Her defasında Süleyman’ın münazarada yenildiği netlik kazandı ve ortaya çıktı. Biz burada konu uzamasın diye bazı yerleri getirmedik. Sonra konu şu şekilde devam etti: Süleyman dedi ki: “İrade, güç ve kudretin kendisidir.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

Allah Azze ve Celle kesinlikle irade etmediği şeye dahi kadirdir. Böyle de olmalıdır ve bu kesindir. Çünkü Allah, şöyle buyuruyor: “Hakikaten, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız… (İsra, 86) Eğer irade kudretin kendisi olsaydı, kudreti olduğundan dolayı onu gidermeyi irade etmiş olurdu.

Süleyman sustu, kaldı. O sırada Me’mun araya girerek: “Ey Süleyman! Bu, Haşimilerin en âlimidir”, dedi ve daha sonra meclistekiler dağılmaya başladı.[3]

Ayrıca Bakınız

Kaynakça

  1. Allame Şa’rani Molla Salih Mazenderani’nin Kafi’ye yazdığı şerhin haşiyesinde şöyle demektedir: “Beda” bir şeyi yapmak için niyet eden birisinin o işten pişman olması veya geri çekilmesi anlamındadır. Bilinmesi gerekir ki bunu Allah’a nispet vermek hoş değildir. Çünkü Allah Teala’nın zatını hadiselerin mahalli saymak anlamına gelir ve bunun kendisi de bir çeşit küfürdür. Dolayısıyla tüm Şia ileri gelenleri onu men etmiş ve caiz bilmemiştir. Zira bu vacibu’l vücudun değil mümkünatın özelliklerindendir. Allah bir şeyi yapmaya karar aldı ve sonra o işten vazgeçti ve iradesini değiştirdi veya örneğin falan işi yapmaya irade etti ve sonra o kararından vazgeçti gibi bir beda inancına Şia kail değildir. Şia büyüklerinin tamamı bunu tasrih etmiş ve böyle bir sözü reddetmiştir. Örneğin Şeyh Tusi, “Uddetu’l Usul” ve “Tibyan” tefsirinde ve üstadı Seyyid Murtaza “Ez-Zeria ile Usulu’ş Şia” kitabında, Allame Hilli “Nihayetu’l Usul” kitabının sekizinci maksat birinci faslının dördüncü bahsinde şöyle demiştir: “Allah’ı neshetmek caiz değildir, zira O’nun hükmü maslahatlara tabidir.” Daha sonra şöyle yazmaktadır: “Beda, Allah için caiz değildir. Zira cehalet veya kabihe delalet etmek anlamına gelir ve bu ikisi de Allah Teâla hakkındaki imkânsızlardandır.” Bunun bir benzeri “Mecmeu’l Beyan” ve “Ebu’l Futuh Razi”nin tefsirinde birkaç kere zikredilmiştir. Örneğin Ebu’l Futuh’un tefsirinin birinci cildinde sayfa: 4 ve 286’da. Ve bazılarının: “Beda’dan maksat Allah’ın bir şeye hüküm vermesiyle başka bir sebebin oluşması ile onun değişeceğini bilmesi”dir sözünün, beda ile değil “nesh” ile uyumu vardır. Ayrıca bazılarının: “Bir konu hakkında iki hüküm, iki farklı şartla caizdir ve tenakuz yoktur. Örneğin Allah bir kişinin ömrünün kısa olacağına karar vermiştir. Ancak eğer sadaka verir veya sılayı rahîm yaparsa ömrü uzun olur. Bunda bir sakınca yoktur.” Bu sözü doğru değildir. Zira irade ve meşiyyet, kaza ve kader şartının oluşacağı yerlerde meydana gelmektedir. Allah’ın o şeyin oluşmayacağını bilmesi anlamında değildir. Rivayetlerde “Beda Allah keza” geçmesinden maksat Allah’ın görüşünün değiştiği ve takdir ve meşiyetinden vazgeçtiği anlamında değildir, bilakis Allah’a nispet verdiğimiz gazap, rıza ve üzüntü gibidir. Örneğin “Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık” (Zuhruf, 55); “Onlar Allah'ı unuttular. Allah da onları unuttu” (Tövbe, 67); “Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!” (Ta-ha, 126) ve benzeri ayetlerin anlamı Allah’ın onlarla muamele ettiği, onların bu muameleden razı olmadıkları ve unuttukları veya üzüntülü veya pişman oldukları muamele çeşitlerindendir. Yoksa maksat –Allah’a sığınırız- Allah’ın bu sıfatlara sahip olduğu anlamında değildir. Örneğin: “Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) bir düzen kurduk.” (Neml, 50) Onların hile ve tuzağına karşı hile ve tuzak kurulmuştur, yoksa Allah’a nispet verilmesinin kabih olduğu hile ve tuzak fiili değildir. Allame Meclisi de “beda” lafzını rivayetlerde geldiği için nezaketinden getirmiş, ancak burada yazıldığı gibi anlamını tevil etmiştir.” Tabersi, c. 2, s. 382, ş. 1381.
  2. Mutezile’nin büyüklerinden Dırar b. Amr Gazi’dir. Bazıları ise onu mucebbireden saymış ve yaklaşık otuz kitap telif etmiştir. Ahmed Hambel, onun ölüdürülmesi için fetva çıkarmıştır. Sonunda hicretin 190. Yılında ölmüştür. Lisanu’l Mizan kitabının yazarı onun hakkında şöyle demektedir: “Fasit ve bozuk bir inanca sahipti.”, Tabersi, c. 2, s. 390, ş. 1381.
  3. Tabersi, c. 2, s. 390, ş. 1381.

Bibliyografi

  • Tabersi, Ahmed b. Ali, İhticac, tercüme: Behzad Caferi, Tahran, İslamiye, c. 2, ş. 1381.