İmam Rıza’nın Sabi’i İle Münazarası

WikiShia sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara

Abbasi Halifesi Me'mun, İmam Rıza’yı (a.s) Medine’den Horasan’a getirdikten sonra bazı amaçlarını gerçekleştirmek için İmam Rıza (a.s) ile başka din ve mezhep önderleri arasında münazaralar düzenledi. İmam Rıza ile dönemin en ünlü âlim ve düşünürleri arasında yapılan münazaralarda İmam Rıza, tüm rakiplerini bilgisi ile mağlup etmiş ve Peygamber Ehlibeytinin ilahî ilmini insanlara ispat etmiştir.

Münazara

Me’mun’un İmam Rıza (a.s) için düzenlediği münazaraların birinde İmam Rıza (a.s) sırasıyla Caselik, Re’sul Calut, Hirbiz’le yaptığı münazaralarda onları mağlup ettikten sonra orada bulunanlara hitaben şöyle buyurdu:

“Ey topluluk, eğer aranızda İslâm’a muhalif olan biri varsa ve soru sormak istiyorsa hiç çekinmeden sorusunu sorsun.”

Bu arada mütekellimlerden biri olan İmran-ı Sabi’i kalkarak şöyle dedi: “Ey insanların âlimi! Eğer soru sormak için davet etmeseydin sormayacaktım. Ben Kûfe, Basra, Şam ve Adaya yolculuk yaptım ve mütekellimlerle görüştüm, ama (Allah’ın vahdaniyetini) tek olan biri -ki ondan başkasının vahit olamayacağı şekliyle- ispatlayacak birini bulamadım. Acaba bana soru sorma izni veriyor musun?” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Burada bulunan cemaat içerisinde İmran-ı Sabi’i varsa, muhakkak sen olmalısın.”

İmran dedi ki: “O benim.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki: “Sor ey İmran, ama insaflı ol, batıl ve haktan uzaklaştıran sözlerden sakın.” İmran dedi ki: “Vallahi ey efendim! Sadece kendisine bağlanacağım ve ondan başkasının tarafına gitmeyeceğim bir şeyi bana ispat etmeni istiyorum.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“İstediğin şeyi sor.”

Bu arada mecliste kalabalık arttı ve halk iyice sıkışarak mecliste konuşanları dikkatlice dinlemeye koyuldu. Allah’ın Kimseye İhtiyacının Olmaması İmran dedi ki: “İlk vücut ve yarattığı şeyden bana bahseder misin?” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Soru sordun, cevabını da iyice anla; Vahid (bir tek vücut), beraberinde hiçbir şey olmaksızın ve hiçbir sınır ve araz olmadan her zaman mevcut idi ve her zaman da böyle olacaktır. Sonra hiçbir örnek olmaksızın mahlûku muhtelif boyutlarda onu başka bir şeyde karar vermemek, sınırlamamak, başka bir şeye benzeri olmayacak ve başka bir şeyin de ona benzeri olmayacak şekliyle yarattı. Ondan sonra mahlûkatı çeşitli şekillerde örneğin; halis, gayri halis, farklı, eşit, renk ve tatlar yönünden muhtelif ve aynı zamanda onlara hiçbir ihtiyacı olmayacak ve yine herhangi bir makam ve mevkiye yetişmek için onlara muhtaç olmayacak bir şekilde yarattı. Bu yaratılışta kendisinde bir eksiklik veya fazlalık görmedi. Ey İmran, bunları anlıyor musun?”

İmran dedi ki: “Evet efendim, yemin ederim ki anlıyorum.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Ey İmran! Bunu bilmiş ol ki, eğer Allah yarattıklarını onlara ihtiyacı olduğu için yaratsaydı, sadece ihtiyacını karşılamaya yardım alacağı yaratıkları yaratır ve yaratıklarının birkaç katını yaratması da uygun olurdu. Zira yardım edenler ne kadar çok olursa, yardım alan da o kadar güçlü olur.”
“Ey İmran! Bu durumda ihtiyaçlar bitmezdi ve her şeyi yarattıkça diğer bir hacet onda icat olurdu (bir şeyi olup da diğer bir şeye ihtiyaç duyan insanlar gibi olurdu). İşte bunun için diyorum ki, mahlûkatı bir ihtiyaçtan dolayı yaratmadı; ama bu yaratışta ihtiyaçları bazılarından bazılarına intikal ettirdi ve üstün kıldığına hiçbir ihtiyacı olmaksızın ve aşağı kıldığından hiçbir intikam almaksızın bazılarını bazılarından üstün kıldı. İşte bu sebepten dolayı mahlûkatı yarattı.”

İmran dedi ki: “Efendim, o mevcut kendi yanında, kendi zatında belli miydi (kendisini tanıyor muydu)?” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Bir şeyin tanınıp bilinmesi, başkalarından ayırt edilebilmesi ve varlığının sabit ve tanınmış olabilmesi içindir. Orada ona muhalif olacak bir şey yoktu ki onu belirtmekle o şeyi kendisinden nefyetmeye ihtiyaç duymuş olsun. Yani, bir tek mevcut olduğu için buna gerek yoktu. Anladın mı ey İmran?”

İmran dedi ki: “Yemin ederim ki anladım efendim. Acaba bildiği şeyleri nasıl anlıyordu? Zamir vasıtasıyla mı, yoksa değişik bir yolla mı?” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Onun ilmi zamir vasıtasıyla olursa o zamiri tanımak için belli bir sınır kararlaştırılmaz mı?”

İmran dedi ki: “Kararlaştırılır.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Öyleyse o zamir nedir?”

İmran sustu ve cevap vermedi.

İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

"Önemli değil, eğer sana bu zamiri başka bir zamir vasıtasıyla mı tanıyorsun, diye soracak olursam ve sen de evet dersen, kendi söz ve iddianı çürütmüş olursun.”
“Ey İmran! Şunu bilesin ki vahit (tek) zamirle vasıflandırılamaz; onun için "yaptı" demekten başka şey denilemez. (nasıl-ne ile? Diye sorulmaz) ve mahlûkatta olduğu gibi onun hakkında yön ve cüzler düşünülemez. Bunları iyice anla ve doğru bildiklerini de bu esas üzere ayarla.”

İmran dedi ki: “Efendim, bana onun hilkatinin sınırlarının niteliği, anlamları ve çeşitleri hakkında bilgi verir misin?” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki:

“Soru sordun, o halde dikkatlice dinle; onun hilkatinin sınırları altı kısım üzeredir: Hissedilir, ağırlıklı, görülebilir, ağırlıksız (ruh gibi) başka bir kısım görünür, ama ağırlığı yoktur, hissedilmez, dokunulmaz, renk ve tadı yoktur; takdir (miktar), araz, (özle ilgili bulunmayan),suret, uzunluk ve genişliği de yoktur. Amel ve hareket de onlardandır ki, eşyaları meydana getirir, onları halden hale sokar, artırır ve eksiltirler. Ama amel ve hareketler yok olur. Çünkü gerektikleri zamandan başka onlara ihtiyaç yoktur; iş tamamlandığı zaman hareket biter, ama eseri kalır; aynen söz gibi kendisi gider ama eseri kalır.”

İmam Rıza (a.s) ile ünlü mütekellim İmran-ı Sabi’i arasında münazara bu şekilde sürdü. Sabi'i'nin sorduğu tüm sorulara İmam Rıza’nın delilleri ile cevap vermesi Sabi’i'nin şaşkınlık geçirmesine neden olmuş ve sonunda Müslüman olduğunu ifade ederek şöyle demiştir:

İmran-ı Sabi’i'nin Müslüman Olması

İmran dedi ki: “Evet efendim, anladım ve tanıklık ediyorum ki şüphesiz Allah Teâlâ, senin açıkladığın ve birliğini vasfettiğin gibidir; yine tanıklık ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve alih) onun hidayet ve hak dinle gönderilmiş olan kuludur.

İmran daha sonra kıbleye dönerek secde etti ve Müslüman oldu. Hasan b. Muhammed en-Nuvfeli şöyle diyor: Diğer konuşmacılar aşırı cedel ehli olan ve o ana kadar da hiç kimsenin üstünlük sağlayamadığı İmran-ı Sabi’i'yi bu şekilde görünce içlerinden hiç kimse İmam’a (aleyhi selâm) yaklaşarak soru sorma cesaretini gösteremedi. Derken akşam oldu. Me’mun ve İmam Rıza (aleyhi selâm) kalkarak içeri gittiler ve halk da dağıldı.

İmam daha sonra bana dönerek İmran-ı Sabi’i'yi yanına çağırmamı emretti.

Dedim ki: “Sana feda olayım, ben onun şu anda nerede olduğunu biliyorum; o Şia kardeşlerimizden bazılarının yanındadır.” İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki: “önemli değil, ona bir binek verin.” Ben de İmran’ın yanına giderek onu İmam’ın yanına getirdim. İmam (aleyhi selâm) ona hoş geldin dedikten sonra elbise istedi ve üzerine giydirdi. Bir binek hayvan ve hediye olarak da on bin dinar para verdi. Ben; sana feda olayım, tıpkı ceddin Emir’el Müminin gibi davrandın, dedim. İmam (aleyhi selâm) buyurdu ki: “Böyle olmayı seviyorum.” Sonra, akşam yemeğinin getirilmesini emretti. Beni sağına, İmran’ı da soluna oturttu. Yemekten sonra İmran’a şöyle buyurdu: “Evine dön ve sabahleyin erkenden bize gel ki, sana Medine yemeğinden verelim.”

Bu olaydan sonra, çeşitli gruplardan kelâm âlimleri İmran’ın etrafına toplanıyor, o da onların soru ve delillerini iptal ediyordu. Sonuç olarak ondan uzaklaştılar. Me’mun ona on bin dirhem hediye etti, Fadl’a da mal ve binek bağışladı. Daha sonra İmam Rıza (aleyhi selâm) onu Belha sadakalarının görevlisi yaptı.[1] Böylece büyük menfaatlere ulaştı.[2]

Ayrıca Bakınız

Kaynakça

  1. İmam (a.s) veliahtlığı kabul ederken devlet işlerine karışmayacağını ve hiç kimsenin azlini ve atamasını yapmayacağını şart koşmuştu. Bundan dolayı İmran-ı Sabi’i'yi sadaka toplama görevine ataması şüphelidir. Bu görevden maksat, İmam’a ait sadakaların toplanma görevi olabilir.
  2. Tabersi, c. 2, s. 425 – 439, ş. 1381; Ayrıca Bkz. S. 447- 452.

Bibliyografi

  • Tabersi, Ahmed b. Ali, İhticac, tercüme: Behzad Caferi, Tahran, İslamiye, c. 2, ş. 1381.